Lizbon, edebiyat ve barışa hasret

Perspektif
15 Nisan 2026 Çarşamba

Laurent Mignon

Lizbon sokaklarında kaybolmayı seviyorum. Tejo Nehri kıyılarındaki şehir büyüleyici. Bazen aydınlık, bazen de oldukça karanlık bir tarihin tanıkları olan karşıtlıklarla dolu. Güçlü imparatorlukların başkentleri olmuş şehirlerde durum çoğu zaman böyledir. Emperyalizm, zamanla aşınan bir miktar zenginlik ve durmadan yeni biçimlere bürünen büyük bir sefalet getirir.

Aynı zamanda bu sokaklar fadoyu da doğurmuştur, ki bu müzik türü Türkiye’den bir iki şaire de ilham vermiştir. Alcântara sokaklarında dolaşırken, Beki Bahar’ın ‘Alkantara en el bodre de la mar de Lizboa’ adlı şiirinden bazı dizeleri düşünmeden edemedim: “Tu,/ misteriyoza morena,/ De Alkantara,/ Kantadera de fados/Amargos/ De las malogradas bivdas/ De peshkadores/ Revatados por las olas/ A las onduras de la mar…” Kim bilir, kocaları fazla çalkantılı bir deniz tarafından ellerinden alınmış bu dulların acısını dile getiren o esmer kız, Asaf Halet Çelebi’nin ‘Mariyya’ başlıklı şiirinde büyülendiği Maria’nın kardeşi değil midir: “yüzünde tarçın kokusu/ gözünde cîn/ bir gün buradan gidersin/ mariyya/ can kadar yakın/ çin kadar uzak/ lizboa boyalı haritalarda kapanır”.

Asaf Halet Çelebi

Lizbon edebiyatla iç içe bir şehir ve birçok edebiyatçıya ilham kaynağı olmuştur. Tabii sadece Türkiye’de değil. Ayrıca Lizbon’da dünya edebiyatına yön veren yazar ve şairler yaşamıştır. Bunlar arasında, çoklu kimliklere sahip, Portekizce şiir tarihinin en çarpıcı şahsiyetlerinden biri sayılan şair Fernando Pessoa ile 1998’de Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazanan romancı José Saramago’yu buluyoruz. Nobel Komitesi’nin, kendisine ödül verirken kullandığı ifadeyle, Saramago, “hayal gücü, merhamet ve ironiyle beslenen meseller aracılığıyla, yanıltıcı gerçekliği hep yeniden kavramamızı mümkün kılmıştır.”

Portekiz’in başkentinde dünya edebiyatının bu önemli temsilcilerinin her birine adanmış bir müze vardır. Edebiyat müzeleri, elyazmalarını, kişisel eşyaları ve kitaplıkları koruyan, böylece yazarın yaratıcı evrenine dalma imkânı sunan mekânlardır. Bu tarz müzelerin nasıl düzenlendiğini görmek her zaman ilgimi çekmiştir, çünkü bu kurumlar yazarın yaşam alanlarının yeniden kurulmasından eserini yücelten salonlara kadar çok farklı biçimler alabilir. Ama doğrusunu söylemek gerekirse, her şeyin rayından çıkıyor gibi göründüğü dünyamızda birkaç saatliğine bir yazar evine sığınıp onun hayatına ve eserine, ne kadar çalkantılı olursa olsun, dalmak karşı konulmaz bir cazibeydi.

Gerçekten de bu iki müzeyi gezerken son derece heyecan verici bulduğum bazı bilgilere rastladım. Örneğin Pessoa’nın, Samuel Liddell MacGregor Mathers’in The Kabbalah Unveiled adlı eserinin bir nüshası da dâhil olmak üzere, ezoterizm üzerine zengin bir kütüphaneye sahip olduğunu öğrendim. Ve Saramago’nun, gençliğinde Nazım Hikmet’in Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim romanını Portekizce çevirisiyle okuduğunu ve etkilendiğini öğrendim.

Ama bu iki müze, sığınak olmanın çok ötesindedir. Onlar her şeyden önce umut mekânları. Bunu, bu iki yazar ve şairin pek çok dilde yapılmış sayısız çevirisine baktığım anda çok geçmeden anladım. Arapça, İbranice, Farsça ve İngilizce çevirileri yan yana görebilmek, bir işaret değil midir? Öyleyse neden, farklılıklarına ve anlaşmazlıklarına rağmen insanların büyük metinler etrafında bir araya gelip onları tartıştıkları, konuştukları ve bazen de çevirdikleri başka bir dünya hayal etmeyelim? Bu, elbette, saf bir temenni gibi görünebilir. Bununla birlikte bana öyle geliyor ki, günümüzde kutuplaşmanın neredeyse kural hâline geldiği bir dönemde edebiyat, insanların bir araya gelmesine ve her şeyden önce karşılıklı bir alışverişte bulunmasına imkân tanıyan son mekânlardan biri hâline gelmiştir.

O zaman, yazımızın başına dönelim. Asaf Halet, ‘Mariyya’ başlığını taşıyan iki şiir yayımladı. Bu şiirler ilk kez 1953’te yayımladığı Om Mani Padme Hum adlı kitabında yer aldı. O dönemde Mariyya’nın kimliği edebiyat çevrelerinin dikkatini çekmişti, her ne kadar Asaf Hâlet’in kendisi bu konuda oldukça muğlak kalmış olsa da. Nitekim şair alıntıladığım şiirin başına epigraf olarak koyduğu şu dört dizeyi de esrarengiz bir Maria Barbas’a atfeder: “Preguntias [Perguntas me o] que significa/ Saudade, vou-te dizer/ Saudade é tudo o que fica/ Depois de tudo morrer.” (“Hasretin ne anlama geldiğini soruyorsun bana / Öyleyse anlatayım sana / Hasret her şey öldükten sonra / geriye kalan tek şeydir.”)  

Maria Barbas gerçekten yaşamış biri miydi, yoksa bir hayal ürünü müydü? Bunu muhtemelen hiçbir zaman bilemeyeceğiz. Şairin bu konudaki açıklamaları belirsizdir. Ancak bildiğimiz şey, bu dizelerin, sanırım, Domingos Gonçalves Costa’nın ‘Resposta Fácil’ adlı şarkısından alındığı ve onun bugün hâlâ birçok şarkıcı tarafından seslendirildiğidir. Bu dizelerin 1950’lerde Türkçe bir şiirde karşımıza çıkması, edebiyatın farklılıkların ve sınırların ötesinde insanları bir araya getirme gücüne sahip olduğunun kanıtıdır. Bugün de, Beki Bahar’ın başka bir şiirinde “el monte djudio Alfama de Lizboa” diye andığı dar sokaklarda, özgün melodileriyle insanları birleştiren bu hüzünlü dizeler yankılanmaya devam etmektedir.

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün