Dr. Melin Levent Yuna
Bu yazıyı yazmamın ve özellikle Marx ve Nietzsche’yi seçmemin iki sebebi var: Birincisi bugünkü ileri-kapitalizmin geçmişe göre çok farklı bir boyuta geçerek krize girmiş ve çöküşten önceki son durakta olması. İkincisi de insanların, bilinç altında veya bilinç seviyesinde daha iyi ve mutlu bir toplum ve yaşam arayışında olmaları. İşte tam da bu bağlamda, Marx ve Nietzsche’nin söyleyecek şeyleri var, özellikle de daha iyi bir toplumun nasıl mümkün olabileceği konusunda. Bugün onların dedikleri bize gerçekçi gelebilir de gelmeyebilir de ama, kendi çağlarının en önemli düşünce insanlarından ikisi olmaları sebebiyle kendilerini değişik mecralarda hatırlamakta fayda var. Kendinizi belki birine belki de diğerine yakın hissedeceksiniz. Birlikte yola çıkalım…
Pek çoğunuz biliyorsunuzdur, Karl Marx ve Friedrich Nietzsche dönemdaş sayılır. İkisi de 19. yüzyıl düşünürleridir, her ne kadar Marx, Nietzsche’den daha önce yaşamış olsa da. Marx 1818-1883 arasında, Nietzsche ise 1844-1900 arasında yaşadı. Her ikisinin de daha iyi bir topluma nasıl ulaşılabileceğine dair öngörüleri ve teorileri var. Tabii bu teoriler, keyfe keder bir şekilde oluşmadı. Tahmin edilebileceği gibi bilim insanlarının ve filozofların teorilerinin / açıklamalarının ortaya çıkışında kendi kişisel hayatlarındaki deneyimleri oldukça etkilidir. Dolayısıyla Marx ve Nietzsche’nin daha iyi bir toplumun nasıl olacağına dair verdikleri açıklamalardan bahsetmeden önce, onların yaşantılarına dair birkaç noktaya değinmek isterim.
Karl Marx, ailesi sonradan Protestanlığa dönmüş, Alman Yahudi’si bir sosyal bilimci, ekonomist ve filozoftu. Babası aydınlanma taraftarı seküler ve liberal bir avukat, aynı zamanda da Almanya’da Moselle üzüm bağlarının sahibiydi. Yani babası, Marx’ın daha sonra sosyo-ekonomik sınıf analizlerinde sıklıkla bahsedeceği üretim araçlarının sahibi kapitalist sınıfa aitti. Immanuel Kant’ın fikirlerine önem verirdi ki yine bu merak, fikrimce ileride Marx’ın daha iyi bir topluma dair pozitif ve umut dolu yaklaşımlarının oluşmasında etkili oldu.
Annesi, Hollandalı varlıklı Yahudi bir aileden geliyordu ki bu aile, daha sonra Phillips Electronics’i kurdu. Varlıklı ve girişimci bir aileden gelmesi, Marx’ın ileride kapitalistler ve prolaterya üzerine inşa ettiği sosyal-ekonomik sınıf teorisini yaratırken yoğun gözlemler yapabilmesini sağladı. Marx 16 yaşında Bonn Üniversitesi’nde felsefe okuma kararı aldı. Babası hukuk da okumasını istiyordu. Daha sonraki yıllarda Marx, Berlin’de hukuk fakültesine kaydoldu. Ancak felsefe olmadan hiçbir şeyin olamayacağını düşündüğü için hem felsefeyle ilgilenmeye devam etti hem de orada kendisini derinden etkileyen Hegelci Eduard Gans’ın öğrencisi oldu. Marx, kısa bir süre sonra Genç Hegelciler grubuna katıldı. Bu grup, Hegel’in diyalektik[1] metodunu kullanarak dönemin toplumunu ve politikalarını eleştirdi.
Marx’ın toplumu anlamak için kullandığı diyalektik materyalist yaklaşımı, bu deneyimlerinden ortaya çıktı. Marx 1841’de felsefe doktorasını tamamladı. 1844 yılında hayat boyu arkadaş kalacakları Engels ile tanıştı. Marx, Engels ile birlikte daha mutlu ve iyi bir toplumun komünizmle mümkün olacağı inancını yansıtan Komünist Birliğini kurdu. Ünlü Komünist Manifesto’yu yazdı (21 Şubat 1848, Londra). Ayrıca, ekonomik, siyasi ve sosyal görüşlerini ortaya koyduğu ‘Das Kapital’ kitabını yazdı. Bu kitap, ölümünden sonra, en yakın arkadaşı Engels tarafından basıldı.
Friedrich Nietzsche ise Alman kökenli Protestan bir filologdu. Daha sonra felsefe alanında yükseldi. Kişisel yaşamına ve yaşadığı toplumsal ortama bakarsak, bunların, onun felsefesini ve daha iyi bir toplumun nasıl olabileceğine dair görüşlerini şekillendirdiğini fark ederiz. Nietzsche, zayıf ve hastalıklı bedeniyle bilinir. Sadece bu durum bile onun hayata karşı pesimist bir yaklaşımda olmasını beraberinde getirdi. 23 yaşındayken Prusya-Fransa Savaşı’nda askerlik yapmak durumunda kaldı. Askerde attan düşmesi, hayat boyu etkileyecek şekilde sakatlanmasına sebep oldu. Daha sonra yaralı askerlere hizmet verirken dizanteri ve difteriye yakalanması onu askerlikten tekrardan ayrılmak durumunda bıraktı. Ayrıca migren atakları vardı.
Sağlığının sık bozulması, sürekli hastalıklarla başa çıkmak zorunda olması, Nietzsche’nin felsefesini şekillendirmesinde etkili oldu. Felsefesindeki güç istenci ve güçlü olma arayışının altında yatan sebeplerden birinin bu yaşanmışlıklar olduğunu söyleyebiliriz.
Bu deneyimleriyle beraber Nietzsche, 19. yüzyıl Avrupası’nda Lamarck ve Darwin ile başlayan Evrim Teorisi ve Spencer’ın Doğal Seçilim Teorisiyle karşılaştı. Bunlara bir de Robert Malthus’un Malthus Döngüsü perspektifi eklendi. Nietzsche, bu teorilerin önem kazandığı bir dönemde yaşadı. Bu teoriler de Nietzsche’nin daha iyi bir toplum ve insan algısında önemli bir yere sahip oldu.
Lamarck kısaca, canlıların doğada seçme ve ayıklanma süreciyle evrim geçirdiği ve ilerlediği iddiasını ortaya attı. Charles Darwin de İnsanın Türeyişine odaklandı ve temel olarak doğada bir varoluş savaşı olduğunu, bir canlının hayatta kalıp yeni nesillerini yaratabilmesi için yeterli kaynağa ulaşabilecek üstün ve dayanıklı genetik özellikler taşıması gerektiğini söyledi. Kısaca Darwin’e göre türün gelişmesi, üstün niteliklere sahip olanlarla mümkündü, çünkü üstün niteliklere sahip olanlar, çevresel şartlara uyarlanabilecek ve doğadaki kaynaklara ulaşabilecekti. Kısaca kimin hayatta kalıp egemen olacağına doğa karar verecekti. Ona göre zayıfları güçlüler karşısında korumak doğa yasasına aykırıydı.
Lamarc ve Darwin’in görüşlerine aynı dönemde Herbert Spencer’ın en güçlünün en haklı olduğu iddiası eklendi. Ona göre en iyinin yaşama hakkı vardı. Spencer’ın bu iddiası da Nietzsche’nin teorisine baz oluşturan bir faktör oldu. Bunların üzerine Protestan papazı ve ekonomist Thomas Robert Malhus’un analizleri eklendi. Malthus, dünya düzeninin doğal bir eşitsizlik üzerine kurulduğunu iddia ediyordu. Dünyada yiyecek miktarının sınırlı, nüfus artışınınsa bundan çok daha fazla olduğuna dikkat çekiyordu. Dolayısıyla nüfusun bir bölümünün savaşlar ve açlık sebebiyle yok olmasının doğal bir döngü olduğunu ifade ediyordu. İşte tüm bu iddia ve gelişmeler Nietzsche’nin daha iyi bir toplumun nasıl olabileceğine de odaklanan felsefesini şekillendirdi.
Şimdi Karl Marx’a dönelim. Marx, toplumun değişebileceğine, daha iyi ve mutlu bir toplumun mümkün olabileceğine inanan umut dolu ve olumlu bir filozoftu. Ona göre daha mutlu ve iyi bir toplum insanların sosyal ve ekonomik olarak eşit olduğu bir düzenle mümkündü. Bu da, adaletli bir ekonomik sistemle mümkün olabilirdi çünkü Marx’a göre, toplumun tüm boyutlarının temel belirleyicisi ekonomik sistemdi. Diğer bir deyişle, ekonomik üretimin örgütlenme şekli, bir toplumun tüm altyapısını oluşturmaktaydı. Marx’ın üstyapı ismini verdiği eğitim, siyaset, kültür, adalet, hukuk, aile gibi toplumun tüm kurumlarını da altyapı yani ekonomik üretim şekli biçimlendirmekteydi / belirlemekteydi. Yani tarihte tüm toplumların işleyişini altyapı şekillendirirdi. Dolayısıyla Marx’a göre mutlu ve iyi bir toplum ancak adaletli bir ekonomik sistem yani adaletli bir üretim ve dağıtım şekli ile mümkündü.
Peki Marx’a göre adaletli ve iyi bir ekonomik sistem nasıl olacaktı? Bu ancak birkaç unsurun bir arada varlığıyla oluşabilirdi.
1. Kapitalist sistemdeki tabakalaşma ve eşitsizliğe dayalı sınıf ayrımlarının ortadan kalkmasıyla
2. Sömürü ve yabancılaşmaya dayalı üretim şekli ve ilişkilerinin değişmesiyle
3. Üretim araçlarının özelleştirilmesine son verilmesiyle.
Bunlar yerine, üretim araçlarının kolektif olarak sahiplenilmesi, kaynakların adil bir şekilde dağıtılması ve ortak mülkiyet kavramının yerleşmesi gerekliydi. Bu şekilde her bireyin ihtiyaçlarının karşılandığı toplumsal bir düzen oluşturulabilecekti. Marx insanlar arasında eşitlik ve dayanışma sağlanarak, mutlu bir toplum idealine ulaşılabileceğini düşünüyordu.
Marx, var olan ekonomik ve toplumsal yapının, üretim araçlarının sahibi kapitalist burjuva ile işçi sınıfı arasındaki eşitsizliğe dayalı olduğunu gösterdi. Yani sermaye sahipleri ile, yaşamak için iş gücünü satmak durumunda olan işçi sınıfı arasındaki eşitsizliğe. Toplumsal hiyerarşide avantajlı pozisyonundaki kapitalist sınıf ile bu hiyerarşinin dezavantajlı pozisyonunda olan işçi sınıfının eşitsizliğine baktığınızda toplumsal hakimiyetin de kapitalist sermayedar burjuva sınıfına ait olduğunu ifade etti. Marx’a göre burjuva sınıfı, işçi sınıfının işgücünü sömürürken, işçi sınıfı da kapitalist üretim sistemi, üretim süreci ve ürettiği ürün üzerinde kapitalizm öncesi dönemde sahip olduğu kontrolü ve hakimiyeti hızla yitirmişti. Kısaca Marx, işçi sınıfı üyelerinin, kendi ihtiyaçları için hakimiyetleri altında bir üretim şekli yürütemediğini ortaya koydu. Ona göre bu durum beraberinde, işçi sınıfının üretim sürecine hızla yabancılaşmasını getirdi. Yabancılaşma iki noktada oldu. Birincisi, işçi sınıfına mensup bireyler üretimin tüm aşamalarındaki kontrolü yitirdi. İkincisi ise, kendi ürettikleri ürün üzerindeki hakimiyeti yitirdiler. Yani kendi iş güçleriyle ürettikleri ürünü, kendileri için alacak güçleri yoktu. Dolayısıyla, ürettikleri ürünün son haliyle kendilerine dönüşünün olmaması, bu sınıfın yabancılaşma duygusunu besledi. Basitçe, işçi sınıfı, beden güçlerini kullanarak bir araba üretiyordu ancak hem üretim aşamalarının hepsine hâkim değillerdi hem de asla o arabayı alacak güçleri olmadığı için o arabanın kendilerine dönüşü olmuyordu. İşte Marx, buna dikkat çekerek bu tarz bir ekonomik sistemin işçi sınıfında müthiş bir yabancılaşma duygusu doğurduğunu ortaya koydu. Bu durum, bireyin mutluluğu için önemli bir ihtiyaç olan kendini gerçekleştirme hissiyatı ve imkanını da ortadan kaldırdı. Bu da toplumsal mutsuzluğun yaygınlaşmasını beraberinde getirdi.
Marx’a göre daha iyi ve mutlu bir toplum için tüm bu sistemin baştan aşağıya değişmesi gerekliydi. Bu şu anlama geliyordu: Mutlu bir toplum için toplumsal tabakalaşmanın olmadığı, özel mülkiyetin bulunmadığı, üretim araçlarının bir sınıfın elinde değil de kamusallaştığı sosyalist bir toplum düzenin olması gerekliydi. Bu, Marx’a göre mümkün ve gerçekçiydi. Bunun nasıl gerçekleşeceğini de net bir şekilde ortaya koymuştu:
Toplumun dezavantajlı pozisyonunda bulunan işçi sınıfına ait bireyler, yani üretim araçlarına sahip olamayanlar -sermayesi olmayanlar- belli bir noktada bu dezavantajlı hayat şartlarında yalnız olmadıklarını fark edeceklerdi. Bu farkındalıkla da güçlerini birleştireceklerdi…. ki o buna sınıf bilinci dedi. Yani kendilerinden başka aynı dezavantajlı hayat şartlarına sahip olanları fark eden işçi sınıfı üyeleri, birlikte bir sınıf oluşturduklarını fark ederek sınıf bilinci geliştirecek, burjuva yani kapitalist girişimci sınıfına direnecek, onlarla çatışarak sonunda sosyal ve ekonomik yapıyı değiştireceklerdi. Yani yeni iyi ve mutlu toplum formuna bu iki sınıfın çatışması sonucu geçilecekti. Marx, daha iyi ve mutlu toplumu, özel mülkiyet ve mirasın olmadığı, üretim araçlarının kamusallaştırıldığı, bunların yönetiminin de kolektif şekilde işçi sınıfının elinde olduğu ve kaynakların eşit olarak dağıtıldığı bir toplum olarak tanımlıyordu.
Bu toplum yapısında, çalışmak bir zevk haline dönüşecek, herkes uyum içerisinde kendi kapasitesine göre çalışacak ve gereksinimlerine göre tüketecek, hatta kapitalizm ile ortaya atılan kar ve işsizlik kavramları ortadan kalkacaktı. Herkese ücretsiz eşit eğitim hakkı sağlanacak, duruma göre boş zaman taktir edilir hale gelebilecek ve bu sayede bireyler kendi doğalarında var olan çeşitli taraflarını ve özelliklerini geliştirebileceklerdi. Sonuç olarak da kapitalist toplum düzeninin aksine, bireyler, kendilerini kendi becerileri çerçevesinde gerçekleştirebilecek ve mutlu olacaklardı. Bunlarla beraber Marx’a göre avantajlı sınıfın çıkarlarını koruyan siyasi iktidarlar da ortadan kalkacaktı çünkü artık suç işlemek için bir neden kalmayacaktı.
Friedrich Nietzsche ise Karl Marx’tan çok farklı bir yaklaşımdaydı. Ona göre iyi, ilerlemiş ve mutlu topluma ulaşmanın yolu ne işçi sınıfının ekonomik ve sosyal devriminden ne de toplumsal eşitliğe ulaşmanın mekanizmalarını kurmaktan geçiyordu. Nietzsche’ye göre toplumsal eşitliği aramak boş bir işti. Eşitsizlik zaten doğaldı. Ona göre daha iyi ve mutlu bir topluma ancak üst insanın arzu, egemenlik isteği ve bencilliğinden ortaya çıkacak değerlerinin aracılığıyla mümkün olacaktı, yani kendi değişiyle übermensch aracılığıyla.
Peki üst insanla neler olacaktı, nasıl olacaktı?
Nietzsche’ye göre, üst insanın liderliğiyle daha iyi ve mutlu bir topluma ulaşılabilecekti. Böyle bir toplum için bireylerin içsel güçlerini ve potansiyellerini geliştirmeleri, özgür düşünme yeteneklerini kullanmaları, sorgulayan ve yenilikçi bir tavır sergilemeleri gerekliydi. İşte ‘üst insanlar’ bu ortamı yaratacaktı. Üst insan, geleneksel değer yargılarına karşı çıkarak kendi değerlerini ortaya çıkaracak ve sürükleyici bir enerji ve yaratıcılık ile toplumda da bu yönde bir değişim yaratacaktı.
Nietzsche’ye göre, üst insan liderliğinde kurulacak toplum yapısı, geleneksel ahlaki normlardan sıyrılmış; bireysel özgürlüğü ve yaratıcılığı ön planda tutan; her bireyin kendi potansiyelini gerçekleştirmesini mümkün kılan ve diğerlerinin de benzer özgürlüklerine saygı gösterilen bir yapı olacaktı. Bu toplum dini değerler dünyasından hayat dolu bir felsefeye evrilecekti. Ve bu, akılcılık, efendi ahlakı ve aristokratik içgüdülerin bir arada olmasıyla mümkün olacaktı. Şimdi üst insan ve efendi ahlakı kavramlarını detaylandıralım.
Üst insan
Nietzsche'nin ‘üst insan’ı, kendi soyunun içinden elenerek geçebilen insandır. Geleneksel ahlaki değerlerin ötesine geçen, kendi değerlerini yaratmak isteyen, bunun için güçlü olan, eyleme geçen ve sonunda kendi değerlerini yaratan bireylerdir. Nietzsche, üst insan kavramını, Avrupa’da hâkim Hristiyanlığın öte-dünya ve cennet için verdiği sözleri ve genel anlayışına karşı insanlığı uyarmak üzere ortaya attığını söyler. Çünkü Hristiyanlık, insanlığa bu dünyada acı çekip günahlarını affettirerek ne olacağı ve gerçekte varlığı belli olmayan öte dünyada bir cennet vaat etmekteydi. Bu anlayış, insanlığı yaşadığı dünyada başarabilecekleri ve iyileştirebileceklerinden uzaklaştırmıştı. Bu dünyaya sırt çevirmek, insanlıkta hayata karşı bir tatminsizlik ve mutsuzluk doğurmaktaydı. Daha iyi, gelişmiş ve mutlu bir toplum için bu durumun değiştirilmesi gerekliydi. Bunu da üst insan yapacaktı.
Üst insanlar, Hristiyanlıkla oluşmuş genel geçer ortak kabullerden sıyrılıp kendi yaşamlarını yaratırken, güçlü iradeye sahip, yaratıcı ve özgür düşünen bireylerdir. Onlar, toplumun kabul görmüş değerlerine karşı çıkabilir ve kendilerine uygun değerleri belirleyebilirlerdi. Nietzsche'ye göre, üst insanlar, sıradan insanlardan farklı olarak, yaşamın zorlukları ve acılarıyla yüzleşmekte daha cesur ve kararlıdır. Onlar, kendi güç ve yeteneklerini en üst düzeyde geliştirmeye çalışırken, yaşamın tüm zorluklarına rağmen hayatlarını dolu ve anlamlı bir şekilde yaşamayı amaçlarlar.
Üst insan bu dünyayı taktir eder ve zevkle kabul eder. Onun yapmak istediği ve isteyeceği bu maddi dünyadaki hayata anlam verebilmek ve daha iyi hale getirebilmektir. Bunu da çağın toplumunun nihilizme düşmemesi için yeni değerler yaratarak mümkün kılacaktır. Nietzsche, bunu “Tanrı öldü ve üst insan yaşıyor” cümlesiyle ifade etmiştir. Ona göre 19. yüzyıl Avrupası’nda Hristiyanlık ve değerleri zaman aşımına uğramış, işlevini ve inandırıcılığını yitirmiş, çağın toplumları için yetersiz kalmıştır. Bu da toplumları nihilizm tehlikesiyle karşı karşıya bırakmıştır. Toplumların nihilizme düşmemesi için de yeni değerler sistemi gerekliydi. İşte Nietzsche’ye göre, bu değerler sistemini üst insan yaratacak ve toplumları çöküşten kurtaracaktı. Üst insanın değerleri, Hristiyanlıktan farklı olarak bu dünyayı sevme ve bu dünyada yaratıcı olma motivasyonuyla oluşacaktı. Bunu gerçekleştirecek üst insan, sonunda mükemmel olacaktı çünkü Hristiyanlığın öte dünyaya odaklanan değerleri sebebiyle toplumda oluşturduğu tüm engelleri aşmış olacak.
Nietzsche'nin üst insan kavramı, ‘köle ahlakı’ olarak nitelendirdiği geleneksel ahlaki normlara karşı bir başkaldırıyı da içerir. Üst insanlar, kendi iradeleriyle hareket eder ve başkalarının onay veya takdirini beklemek yerine, kendi içsel değerlerine sadık kalırlar. Bu kavram, Nietzsche’nin felsefi düşüncesinde bireysel özgürlüğün, yaratıcılığın ve cesaretin önemli unsurlarından biridir. Diğer bir değişle üst insan, efendi ahlakına sahip olanlar ve olacak olanlardır. Daha mutlu bir toplum köle ahlakının değil efendi ahlakının hakim olduğu noktada mümkün olacaktır.
Peki köle ahlakı nedir ki daha iyi ve mutlu bir toplum için köle ahlakının yerini efendi ahlakı alsın?
Nietzsche, köle ahlakı ile, güçsüz ve bağımlı bireylerin ahlaki değerlerini ifade eder. Köle ahlakını, zayıflık, boyun eğme, itaat gibi özellikleri vurgulayan, toplumun genel kabul görmüş değerlerine uyumu ve itaati teşvik eden bir ahlak yapısı olarak tanımlar. İnsana eylemde bulunması için güç verev bütün içgüdülerini bastırır.
Genellikle, toplumsal düzenin korunması ve egemen güçlerin kontrol altında tutulması için kullanılan ahlaki düzenlemedir. Nietzsche’ye göre köle ahlakı olanlar, uysal ve edilgendir. Köle ahlakı olanlar, kendilerini garanti altına almak ister. Kendilerine acı verebileceğinden korktukları insanları seviyormuş gibi yaparlar. Ama bu gerçek değildir. Nietzsche, köle ahlakını, korkaklık, kurnazlık ve yalancılıkla bağdaştırır. Hristiyanlığın köle ahlakı olduğunu savunur. Köle ahlakı olanlar, üst insanların gücüne direnebilmek için sinsi taktiklere başvururlar der. Din ve insan hakları gibi iddiaların arkasına saklanırlar. Örneğin Fransız Devrimi’ni küçümseyerek bu hareketi güçsüzlerin bir cephede birleşerek üst insanların egemenliğine karşı duruşu olarak tanımlar.
Efendi Ahlakı
Efendi ahlakı ise Nietzsche’ye göre, güçlü ve özgür bireylerin ahlaki değer yargılarını ifade eder. Bu değerler yaratıcılık, cesaret, irade gücü, kendi değerlerini yaratma yetisi gibi özellikleri içerir. Efendi ahlakı, bireyin kendi içsel gücünü ve potansiyelini gerçekleştirmesine odaklanır. Bu bireyler, kendi yaşamlarını sürdürürlerken, toplumun genel kabul görmüş ahlaki normlarına karşı çıkabilir ve kendi değer yargılarını oluşturabilirler. Nietzsche’ye göre efendi ahlakı, aristokrat grupların ahlakıdır. Onlar üstün yetenekleri, saldırgan içgüdüleri ve dürtüleri sayesinde egemen olurlar. Saldırgan içgüdülerini açıkça ortaya koyarlar ve karşılarındakilere boyun eğdirirler. Duygularını özgürce yaşarlar ve güçlü hissettikleri için de düşmanlarına diş bilemezler. Tam tersine kendilerine zarar verenleri kolayca bağışlayabilirler.
Nietzsche’ye göre efendi ahlakı, tarihsel olarak Antik Yunan ve Roma gibi uygarlıklarda görülmüştür. Hristiyanlık ve sonrası ile erken dönem modern toplumda ise köle ahlakı egemen olmuş, bu şekilde de bireylerin içsel güçlerini bastırmasına ve kendilerini gerçekleştirme çabalarını sınırlamasına neden oldu.
İşte daha mutlu ve ilerlemiş bir toplum, efendi ahlakına sahip olanların kendi değerlerini ortaya koymasıyla mümkün olacaktır.
Kısaca, Marx’ın da Nietzsche’nin de daha iyi bir toplumun nasıl olacağına dair sistematik düşünceleri vardı. Marx ile Nietzsche arasında gözlemlediğim kısmi ortaklık, daha iyi bir toplum için ikisinde de insanın kendini gerçekleştirmesi ve kendisinin ötesine geçebilmesi noktasındadır. Aralarındaki en büyük fark ise, Marx’ın tüm insanlığın eşit olduğu inancıyla toplumun da bu eşitlik üzerinden örgütlenmesi gerektiğini düşünmesi ve tüm teorisini de bunun üzerinden kurmuş olmasıdır. Marx’ın tersine Nietzsche ise eşitsizliği doğal görmüş ve daha iyi bir toplumun da bu eşitsizlikten çıkacağını düşünmüş olmasıdır. İyi ve mutlu toplumun, üst olduğuna inandığı insanlar tarafından mümkün kılınacağını düşünmesi ve bu insanların da Hristiyanlıkla gelen edilgen insan toplumunu değiştireceğidir.
Referanslar
Aydın, Ayhan. 2015. Felsefe – Düşünce Tarihi, Ankara: Pegem Akademi
Nietzsche, Friedrich. 2022. Böyle Buyurdu Zerdüşt, İstanbul: İskele Yayıncılık
Sahakian, William. 1995. Felsefe Tarihi, Istanbul: İdea Yayıncılık
[1]Diyalektik, her varlığın çelişkiler ve çatışmalar üzerinden geliştiği, değiştiği ilerlediği fikridir. Toplumlar dahil her varlık bir tezdir ve kendi için zıttını yani antitezini barındırır. Bunların çatışmasından yeni bir oluşum yani sentez çıkar iddiasını ifade eder