Tezer Özlü, çok dillilik ve İngilizce

Yeni bir dilde bir yazarı okumak her zaman keyiflidir. Sevdiğim bir yazarın bir eserinin çevirisini okumayı kastetmiyorum, ama bir yazarın birden fazla dilde yazdığını keşfetmekten bahsediyorum. Başka bir deyişle, tanıdık bir sesi farklı bir dilde keşfetmekten söz ediyorum.

Perspektif
11 Şubat 2026 Çarşamba

Laurent Mignon

 

Yeni bir dilde bir yazarı okumak her zaman keyiflidir. Sevdiğim bir yazarın bir eserinin çevirisini okumayı kastetmiyorum, ama bir yazarın birden fazla dilde yazdığını keşfetmekten bahsediyorum. Başka bir deyişle, tanıdık bir sesi farklı bir dilde keşfetmekten söz ediyorum.

Tezer Özlü’nün 1984 yılında yayımladığı ‘Yaşamın Ucuna Yolculuk’ adlı önemli romanını aslında Almanca yazdığını bir şekilde gözümden kaçırmışım. Bu da bize her zaman sadece edebî metnin kendisini değil, çeşitli yan metinleri de okumakta fayda olduğunu hatırlatıyor. Yan metin, yayınlanmış bir metni çevreleyen veya tamamlayan metinsel ve görsel materyallerden oluşur. Bunlar, ön kapak, giriş, dipnotlar gibi kitabın parçası olan unsurların yanı sıra incelemeler, reklamlar, röportajlar gibi kitabın dışında olan öğeleri içerebilir.

1982’de Marburg Şehri Edebiyat Ödülü’nü kazanan Auf den Spuren eines Selbstmords (Bir İntiharın İzinde) başlıklı roman ancak iki yıl önce Almanya’nın en prestijli yayınevlerinden Suhrkamp Yayınevi tarafından yayımlandı. Geçenlerde Almanca romanı okuma fırsatı buldum ve bu metin bana oldukça fazla düşünce malzemesi sağladı. Yapı Kredi Yayınevi, Türkçe baskısında Özlü’nün romanı Türkçede “bir anlamda yeniden yarat[tığını]” belirtiyordu. Bir edebiyat araştırmacısı için bu ilginç bir sorun, ama ben bundan bahsetmek istemiyorum. Her ne kadar “yeniden yaratma” fikri, Türkçe ya da Ladino olsun, 19. yüzyıl Osmanlı romanı için oldukça temel bir kavram olsa da… Aslında Tanzimat sonrası bazı yazarlara bakarsak özgün edebiyat ile çeviri edebiyat arasındaki sınırların çok belirgin olmadığını görürüz. Elbette, 20. yüzyılın son çeyreğinde bir yazar Tezer Özlü gibi kendi eserini kendisi çeviriyorsa, bu tartışma daha da karmaşık hale gelir.

Özlü’nün anlatısında özellikle ilginç bulduğum bir yön, yazarın Avrupa edebiyatının bir haritasının taslağını çıkarıyor olması. Romanın okurları, anlatıcının kendisini etkileyen şair ve romancıların izlerini aramak için Avrupa’nın çeşitli kentlerini gezdiğini ve onların kişisel acılarında kendi acısını gördüğünü bilir. Cesare Pavese bu edebiyatçılardan biri, ama Franz Kafka ve Italo Svevo da öyle. Bu yazarlar, Özlü’yü bir okur ve yazar olarak derinden etkilemiştir. Ayrıca Fyodor Dostoyevski ve Nikolay Gogol gibi Rusça yazan yazarlar ve Rainer Maria Rilke ve Friedrich Hölderlin gibi Almanca yazan edebiyatçılarla da karşılaşıyoruz. Bu haritada İrlandalı James Joyce dışında İngilizce yazan yazarlar neredeyse hiç yer almıyor. Günümüz dünya edebiyat piyasasında İngilizce edebiyatın hakimiyeti göz önüne alındığında bu durum dikkat çekicidir.

Fransızca edebiyat da pek yok Tezer’in romanında, 20. yüzyılın ikinci yarısına kadar Türkiye aydınları için Fransa bir referans noktası olmaya devam etmesine rağmen. Fakat Soğuk Savaş’ta birçok şey değişti. 1950’lerde Amerikan edebiyatı hem bazı Amerikan kurumları hem de bazı Türk yayıncılar tarafından tanıtılarak popülerlik kazanmaya başladı. Gerçeği söylemek gerekirse, Amerikan edebiyatının tanıtımı, Fransız entelektüel dünyasından yapılan çeviriler yoluyla girildiği iddia edilen komünist etkilerin önlenmesi amacıyla da yapılmıştı.  

Bu bağlamda önemli bulduğum başka bir boyut daha var. Tezer Özlü’nün bu romanı Almanca yazmış olması. Elbette, Almanca edebiyatta adını duyuran tek Türkiye kökenli yazar o değil. Emine Sevgi Özdamar bugün Almanya edebiyat dünyasının önemli isimlerinden biri. Muhtemelen küreselleşen dünyamızda İngilizcenin hegemonyası nedeniyle, Elif Şafak gibi İngilizce yazmayı tercih eden yazarlar Türkiye’de daha fazla ilgi görüyor. New York doğumlu Elif Batuman gibi bir yazar bile küreselleşmiş İngilizce Türk edebiyatının bir parçası olarak görülüyor. Bazı eleştirmenler, bu gelişme ile eserlerinin bir kısmını İngilizce yazmış Halide Edip ile bağlantı kurmak istiyor, Halide Edip’in çok farklı bir çağda yaşamasına rağmen. Bununla birlikte, Müslüman kökenli olmayan yazarları Türk edebiyatının kanonundan dışlayan mantık, burada da rol oynuyor gibi görünüyor. Mesela Ankara doğumlu Moris Farhi, İngilizce konuşulan dünyada büyük ilgi gören bir dizi roman yazmış olmasına rağmen, küreselleşmiş İngilizce Türk edebiyatı tartışılırken göz ardı edilmektedir. Her neyse, bu başka bir sorun. Özlü’nün Almanca yazması önemlidir, çünkü bize Avrupa kıtasının ve Türkiye’nin dil zenginliğini hatırlatır. Türkiye’de birden fazla dilde edebî eserler yaratan yazarların uzun bir geleneği vardır. Gezegenimizin dil mozaiğinin korunmasına katkılarından dolayı onurlandırılmaları gerekir.

Bununla birlikte, romanının hem Almanca hem de Türkçe metinlerinde, Özlü’nün Pavese’nin İngilizce olarak yazdığı bazı dizeleri, yani “Last Blues, to be Read Some Day” (Son Blues, Bir Gün Okunmak Üzere) adlı şiirden bir alıntıyı aktardığı bir gerçek. Ancak Pavese bu dizeleri, İngilizcenin henüz hegemonik bir konuma sahip olmadığı bambaşka bir bağlamda yazmıştı. Yani, çok dilliliği ile Avrupa edebiyatının çok dilli haritasına katkıda bulunuyordu. Belki de Özlü’nün onu sevmesinin nedenlerinden biri de buydu.

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün