Sıradan olanın karşısında Don Quixote
Don Quixote’yi sıradan bir okuma olarak ele almıyorum; ikili bir perspektif içinde, diyalektik bir çerçevede düşünmeyi öneriyorum.
İlk hatta, edebiyatın sona erdiği kabulü yer alıyor; buradan bakıldığında Don Quixote de bitmiştir. Öyleyse bugün, edebiyat sonrası dönemi yaşamaya hazırlanıyoruz. Ve belki bir anlamda sanat da bitti mi? İkinci perspektifi ise karşıdan alıyorum. Edebiyatın ölümü mümkün değildir; çünkü yaşam edebiyatsız mümkün değildir. Yaşamın bizzat kendisidir sanat ve edebiyat. Bu nedenle, edebiyat sonrası ya da sanat sonrası tezi çok da geçerli olamaz.
Edebiyatın sonundaysak, edebiyat sonrası bir döneme geçiş yapıyorsak, Don Quixote de bitmiştir. Ama edebiyatın sonunda olmak mümkün değilse, yani ölüm de mümkün değilse; yaşamın sonu ya da amacı ölüm değilse, o zaman hala edebiyatın içindeyiz. Bu durumda, Don Quixote de bu sürekliliğin parçası olarak okunmayı sürdürüyor.
***
Şöyle diyor Proust, güzel aşk mektuplarını yazanlar veya okuyanlar kötü müziği reddedeceklerdir. Çünkü onlar güzel ve soylu aşkın büyülü tınılarına alışıktır. Dolayısıyla iyi kulakları vardır; büyük gönülleri vardır; büyük sevi yaşarlar. İşte bu iyi kulak, milyonlarca ruhun gizeminde piyanonun tuşlarını gezdirendir.
***
Edebiyatın bitemeyeceğine dair olan tezi savunmak için Don Quixote'den bir parça aktarmak istiyorum. Cervantes, daha en başta Don Quixote’nin sanki gerçekten aşıkmış gibi davrandığını söylüyor; ardından okurun kulağına fısıldıyor: Aşık falan değil, siz inanmayın ona. Don Quixote, gerçeği ve gerçek dışını gerçekmiş gibi yaşayan bir figürdür. Cervantes’in aktarmaya çalıştığı tam da bu karmaşadır: Ey prenses Dulcinea, ey şu tutsak kalbin büyük sultanı… Yanınızdan kovmakla bir daha güzel yüzünüzün karşısına çıkmama emrini nasıl da böyle kesin verdiniz. Güzel yüzü görmek isteyenle güzel tınıları duymak isteyen aynı arzuda buluşur; Proust’un sözünü ettiği o büyük uyumu, o müziği dinlemek isteyen de odur.
***
Sokrates ölüme mahkum ediliyor, baldıran zehrini hazırlıyorlar. Sokrates ise o sırada flütle yeni bir ezgi öğreniyor. Sokrates'e o zaman soruyorlar: Ne işine yarayacak? Çağımızın en önemli cümlesi bu, değil mi? Ne, ne işimize yarayacak? Bizim için faydalı değilse bizim için değerli değil midir?
Sokrates de bir cevap vermiş: Ne işe yarayacak üstat diyenlere; ölmeden evvel bu ezgiyi öğrenmeye.
Hiçbirimizi tatmin etmedi değil mi? Ölmeden evvel dolar biriktirebilirsek hiç değilse bir anlamı olabilir(!) Ama ölmeden evvel flütle bir ezgiyi öğrenmek…
Buradan fiyat ve değer arasındaki ilişki, iktisatçılar için çok önemli bir problemdir. Nedir bu değer o zaman? Bu değer galiba, fiyatı aşan bir değer olmalı. Sokrates'in belki, bu ezgiyi ölmeden evvel öğrenmek istemesi tam da böyle bir değer içeriyor. Bu durumda dolara değer kazandı cümlesi paradoksal geliyor. Değere başka bir yerden bakmak, aşkımızı, müziğimizi ve edebiyatı da başka türlü düşünmemizi sağlar.
***
Aramızda Sokrates gibi davranan, flütle bir ezgi çalmaya hazırlanan var mı? Hayır. Hepimiz işçi, üretici, tüketici miyiz? Aynı zamanda bu dünyanın sakinleriyiz.
Herkes dolardaki değişimleri öğrenmek, bilmek istiyor. Bu açıdan bakıldığında hepimiz üretici ya da tüketiciyiz; dünyaya iktisatçı gözüyle bakmak mümkün. Ama Don Quixote gibi, kendi gerçeğini kendisi çizen; gerçek olmayandan yola çıkarak gerçeği kuran, kendi aşkını kendisi yaratan bir yaşam da mümkün.
Yirminci yüzyılın ikinci yarısından itibaren, modern sonrası zamanlara geçerken, iktisadın egemen olmaya başladığı bir çağda şunu kabul edebilir miyiz: Her şey giderek çirkinleşti. İktisat bilgimiz arttıkça dünya yaşanırlığını ve güzelliğini kaybetti. Güzellik, iktisat söylemine indirilmiş durumda.
Değerli olan değersizleşti; değersiz olan değer kazandı. Modern sonrası bu dönemde, modern denilen sanatın güzellik ve estetik idealini sürdürdüğünü söylemek zor. Mimariye baktığınızda ne görüyorsunuz şehirde? Nasıl bir estetik ve birikimle karşılaşıyoruz? Eğer sanat yoksa, mimarlık yoksa, kitap yoksa, müzik de yoksa hangi dönemde yaşıyoruz? Aşkımızı kulağa neyle ve nasıl fısıldayacağız?
Herbert Marcuse’un Tek Boyutlu İnsan’ı bu tabloyu düşünmek için hala güçlü bir metin. Bugün tek boyutumuzu bile yitirmiş gibiyiz. Ve Aragon’dan hep alıntıladığım gibi soruyorum: Böyle mi yaşar insan dediğin?
Bugün zannediyorum son hızla edebiyat sonrası döneme girmiş gibiyiz. Hatta intihar mı ediyoruz diye düşünmüyor değilim. Galiba Freud’un dediği gibi, ölüm itkisi bilinçdışımızda zincirlerinden boşalmış durumda.
***
Çürümüş yüzyılımız, diyordu, gezginci şövalyelerin kutsanmış olduğu dönem değildir artık. Onlar tek başlarına krallığı savunan, düşkün genç kızlara ve yetimlere yardım eden, gururlu, herkesi cezalandıran silahşörlerin dönemiydi. Eskiye özlemini dile getiriyordu.
Peki burada eski nedir? Eski, şandır; onurdur, şereftir, erdemdir—bir insanı ayakta tutan şeylerdir.
Don Quixote’un istediği ne maldır ne mülk. Bir tek şey ister: onurlandırılmak. Seveceği kadında ne arıyor? Şeref arıyor. Don Quixote karşılıksızlığı dile getiriyor. Oysa bugün yaşadığımız dünya iktisadın, mübadelenin, alışverişin dünyasıdır; yararın dünyasıdır. Yararlı olmak, dolar üzerinden ölçülür. İktisat, ölçülebileni esas alır; ölçülemeyenle ilgilenmez. Oysa insan, ölçülebilir bir varlık değildir.
Edebiyat sonrası döneme girerken insan birçok niteliğini yitirmiştir; yitirmeye de devam edecektir. Ölçülebilir olana doğru inerken, ölçülemeyen yanlarını geride bırakmak zorunda kalır. Yarar ve karşılık modern dünyanın temel unsurudur.
***
Sanatsal üretimi belli bir noktada durdurmak gerekir mi? Edebiyatın bittiği yerde ya da yazarın bittiği yerde mi durur yaratım? Edebiyatın sonu ile yazarın sonu, amacı ile yazarın amacı örtüşür mü?
Cézanne, resmimin başında, elimde fırçamla öleceğim, der. Sartre ise kör olduğunda yazacaklarının da bittiğini düşünür. Buna rağmen, kendisini ziyarete gelenlerden haber almak ister: Kitapları hala okunuyor mu? Edebiyat hala var mı?
***
Öyle bir dönemde yaşıyoruz ki uygarlığımız giderek sıradan olana indirgenmiş durumda. Don Quixote, tam da bu sıradanlığı yok etmeye çalışıyordu. Edebiyatın sonu, sanatın sonu mu? Ben her ölümün kendi çekirdeğini içinde taşıdığından yanayım. Freud'un dediği gibi ölüme nasıl koşuyorsak birey olarak, insan varlığı olarak uygarlık da ölüme koşuyor. İz bırakmayan sıradan müziklerin, kötü şiirlerin, vasat resimlerin gölgesinde sanat tükenirken edebiyatın da sonu geldi mi?