Marsel Haleva: “Kapı pervazındaki boy çizgilerim onun hatırası”

Hahambaşı Rav İsak Haleva´yı torunları anlatıyor…´ dizimizde Marsel Haleva ile birlikteyiz. Marsel, 23 yaşında ve İstanbul´da yaşıyor. Koç Üniversitesi İşletme Fakültesi´nden mezun ve kurumsal bir şirkette çalışıyor.

Zaman Makinesi
14 Mayıs 2026 Perşembe

Liza Cemel & Eli Erdem Demiröz

Çocukluğunuzda ‘Hahambaşı’ değil, yalnızca ‘dede’ olarak hatırladığınız en sıcak anı hangisidir?

Onunla ilgili en sıcak anılarım, toplumun dini lideri kimliğinden sıyrılıp sadece benim dedem olduğu o samimi sofralarda saklıdır. Henüz 4-5 yaşlarındayken, o büyük aile sofralarında beni yanına çağırır, parmağını rakısına batırıp büyük bir neşeyle bana tattırırdı. Özellikle pazar günleri birlikte gittiğimiz yemekler bizim en özel kaçamağımızdı. Ayrıca her bize gelişinde, kapının pervazında boyumu ölçmesi benim için dünyanın en önemli olayıydı; o boy çizgileri bugün hala onun varlığının en somut hatırası olarak kalbimde ve o kapı pervazında duruyor.

Aile toplantılarında sizi en çok güldüren veya etkileyen bir sözü var mıydı?

Dedem, en ciddi durumları bile zekice bir mizahla yumuşatmayı bilirdi. Ailece toplandığımızda her zaman hafif bir şakayla karışık, “Her şey olur, ama biz gülmeyi unutursak asıl o zaman kaybederiz” derdi. Bu söz, sadece bir şaka değil, hayatın zorluklarına karşı duruşumuzu belirleyen bir yaşam felsefesiydi. Bize en büyük kaybın maddi ya da manevi eksiklikler değil, neşeyi ve umudu kaybetmek olduğunu öğretirdi.

Dededen toruna aktarılan özel bir ritüeliniz (Şabat menüsü, Ladino lafı, mizah anlayışı vb.) var mıydı?

Bizim evimizde ritüeller sevgi ve köklerle beslenirdi. Şabat akşamlarında yemeğin sonunda Birkat Amazon’u okuduktan sonra mutlaka Ladino bir şarkı söylerdik; o bu şarkıları kendi gençliğinde öğrendiği o eski, otantik haliyle bize de büyük bir sabırla öğretirdi. Bunun yanında, bayramlarda biz torunlarını hiçbir şekilde ayırt etmeden her birimize harçlık vermesi ve karne günlerimizde başarımızı kutlamak için mutlaka orada olması, kendimi her zaman çok özel ve değerli hissetmemi sağlardı.

Onu ilk kez kamuya açık bir törende izlediğinizde içinizden neler geçiyordu?

O anı hatırladığımda hissettiğim şey, derin bir gurur ile karışık saf bir çocuksu şaşkınlıktı. İçimden “Bu bizim dedemiz mi gerçekten?” diye geçirmiştim. Evde bizimle şakalaşan, rakısını paylaşan o yumuşak kalpli adamın, dışarıda binlerce insanın büyük bir saygı ile takip ettiği bir lider olduğunu görmek beni hem şaşırtmış hem de onun toplum üzerindeki birleştirici gücüyle onurlandırmıştı

Kendisinin hayat disiplininin sizin günlük alışkanlıklarınıza yansımış bir örneği var mı?

Dedemin hayat karşısındaki dik duruşu ve çalışkanlığı bana en büyük mirasıdır. Güne her zaman çok erken ve zinde başlamak, yapılacak işleri asla ertelememek konusundaki titizliği benim de günlük rutinlerimin temelini oluşturdu. Ondan aldığım bu disiplin sayesinde, sorumluluklarımı bir yük olarak değil, hayatın bir parçası olarak görmeyi öğrendim.

2002’de hahambaşı seçilmesi aile içindeki dinamiği nasıl değiştirdi? 
Seçildiği andan itibaren hayatımızdaki her şeyin ritmi değişti. Evimiz artık sadece bir aile yuvası değil, adeta toplumun dertlerinin dinlendiği bir merkez haline gelmişti. Telefonlarımız hiç susmaz oldu, gelen giden misafir sayımız katlanarak arttı. Ancak bu yoğunluk bizi birbirimizden uzaklaştırmadı; aksine dedemin etrafında daha büyük bir aile olduğumuzu hissettirdi.

2003 İstanbul sinagog saldırıları sonrasında ailece yaşadığınız en unutulmaz dayanışma anı neydi?  

O acı dolu gece herkes birbirini aradı ve büyük bir korku hakimdi. Dedem, toplumun derin acısını yaşarken bir yandan da bizleri sakinleştirmeyi ve bir arada tutmayı başardı. Evimiz günlerce taziye ve destek için gelenlerle bir dayanışma merkezine dönüştü, bu da bizim için unutulmaz bir kenetlenme anıydı.

Dedeniz, dinlerarası diyalog toplantılarına katıldığında eve hangi hikâyelerle dönerdi? 

Her zaman birleştirici bir dille döner, “Farklı dillerde konuşuyoruz ama aynı kalpten geliyoruz” derdi. Katıldığı toplantılarda tanıştığı insanların samimiyetini anlatır, dinler arasındaki ortak insani değerleri her zaman vurgulardı.

“Barış ve sevgi” vurgusunu konuşmalarında sık kullandığı biliniyor; bu mesajı aile içinde nasıl pekiştirirdi? 

Aramızda en küçük bir tartışma çıksa bile hemen müdahale eder ve “Önce birbirinizi sevin, gerisi zaten çözülür” diyerek sevgiyi her türlü sorunun anahtarı olarak gösterirdi.

Hahambaşılığın getirdiği sorumluluklar sebebiyle aileniz neleri feda etmek zorunda kaldı?

Liderliğin bedeli bazen kişisel zamanlardan vazgeçmek olabiliyordu. Toplumun bir ihtiyacı olduğunda veya bir kriz anında, planladığımız birçok aile tatilini hiç düşünmeden iptal etmek zorunda kalırdık. Ancak dedemin topluma olan bu adanmışlığını gördükçe, yaptığımız bu küçük fedakarlıklar bizim için bir yük değil, onun taşıdığı o onurlu sorumluluğun bir parçası ve gurur kaynağı oldu.

Dedenizin en çok üzerinde durduğu mitsva sizce hangisiydi ve neden?

Dedem için mitsva kavramı, sadece dini bir yükümlülük değil, bir insanın karakterini ve ruhunu inşa eden en temel tuğlalardı. Onun yaşam pratiğine baktığımda, en çok üzerinde durduğu ve bizlere aşıladığı mitsvanın Tzedaka (yardımseverlik) olduğunu söyleyebilirim.

Tzedaka ile birlikte, olmazsa olmaz gördüğü bir diğer mitsva ise anne ve babaya saygı idi. Bunu hayatın temel direği olarak tanımlardı. Aile içindeki hiyerarşiyi bir otorite meselesi olarak değil, bir kök ve vefa meselesi olarak görürdü. Geçmişine ve büyüklerine saygı duymayan birinin, geleceğini sağlam temeller üzerine kuramayacağını her fırsatta dile getirirdi.

Ona göre iyi bir Yahudi ve iyi bir insan olmanın başlıca yönleri nelerdi?

Dedem için bu iki kavram birbirinden asla ayrılamazdı. Her zaman “İyi bir Yahudi olmanın yolu, her şeyden önce iyi bir insan olmaktan geçer” derdi. İyi bir insan olmayı ise; adaletli davranmak, kimsenin onurunu kırmamak ve her ne şartta olursa olsun elindekini paylaşmayı (Tzedaka) bir hayat misyonu haline getirmek olarak tanımlardı.

Ladino’yu koruma konusunda özel bir hassasiyeti var mıydı? Aile içi sohbetlerde Ladino kullanmanız teşvik edilir miydi?

Kesinlikle bu konuda çok derin bir hassasiyeti vardı; Ladino onun için sadece bir dil değil, yüzyılların birikimini taşıyan bir ruh ve yaşayan bir tarihti. Evde bazen hiç nedensiz, sadece o tınıyı duymamızı istediği için bilerek Ladino konuşmaya başlardı. Bizlere her fırsatta, “Unutmayın, bu dil bizim köklerimiz; köklerini kaybeden bir toplum, hafızasını da kaybeder” diyerek bu mirasa sıkı sıkıya sahip çıkmamız gerektiğini hatırlatırdı. Sadece kelimeleri değil, o dilin içindeki o kendine has mizahı, deyimleri ve yaşanmışlıkları biz torunlarına aşılamak için özel bir çaba sarf ederdi. Şabat sofralarında söylediğimiz Ladino şarkılar, onun bu kültürel mirası bizlere sevdirerek aktarma biçimiydi.

Bir karar vermeden önce mutlaka danıştığı kutsal metin veya kişi var mıydı?

Dedem için bilgi, nefes almak kadar doğaldı. Kendi zengin kitaplığı, onun en büyük ve en sadık bilgi kaynağıydı; saatlerce o kitapların arasında kaybolur, kadim metinlerden güç alırdı. Ancak işin kişisel boyutuna geldiğinde, benim için durum bambaşkaydı. Hayatımda ne zaman bir yol ayrımına gelsem, zihnimde bir soru işareti belirse ya da sadece bir akıl süzgecine ihtiyaç duysam, kapısını çaldığım gerçek kahramanım dedemdi.

14 Ocak 2025’teki vefatından sonra toplumun taziye mesajları size ne hissettirdi? Özellikle size dokunan bir anma anı oldu mu?

14 Ocak 2025’teki vefatından sonra toplumdan gelen o devasa sevgi seli, acımızın ortasında bizler için adeta bir teselli kaynağı oldu. Hissettiklerimi sadece bir hüzünle sınırlamak yetersiz kalır; bu, derin bir yasın içine işlemiş çok güçlü bir gurur ve minnet duygusuydu.

Özellikle onu hayatı boyunca bir kez bile görmemiş, onunla fiziksel bir bağ kurmamış insanların bile sadece onun yaydığı o birleştirici ruhu ve sevgiyi hissederek yazdığı samimi satırlar bizi tarif edilemez bir biçimde duygulandırdı. Sosyal medyada, mektuplarda veya taziye defterlerinde karşılaştığımız "Onu hiç tanımadım ama bize her zaman huzur verdi", "Sesini duyduğumuzda kendimizi güvende hissederdik" gibi ifadeler, dedemin sadece bizim ailemizin değil, tüm toplumun ortak bir değeri, adeta bir babası haline geldiğini bize bir kez daha gösterdi.

Rav Haleva’nın adını yaşatmak için aile olarak başlattığınız ya da başlatmayı düşündüğünüz projeler var mı?

Onun fiziksel yokluğunu, fikirlerini ve vizyonunu yaşatarak dindirmeye çalışıyoruz. Bu amaçla ‘Haftanın Peraşası’ projesini hayata geçirdik; her hafta topluma açık kısa deraşa videoları yayınlayarak onun öğretilerini genç nesillere ulaştırıyoruz. Ayrıca, hayatını anlatan kitapların tüm gelirini Türkiye Hahambaşılığı bünyesinde kurulan Rav İsak Haleva Fonu’na aktararak, onun en çok önem verdiği konu olan toplumun eğitim ihtiyaçlarına destek oluyoruz.

Onun vizyonunu gelecek kuşaklara aktarmak adına eğitim, kültür veya sosyal sorumluluk alanlarında nasıl adımlar planlıyorsunuz?

Dedem için eğitim, bir toplumun can damarıydı. Bu yüzden, onun yaşamını ve felsefesini anlatan eserlerin maddi bir kazanca değil, toplumsal bir faydaya dönüşmesi bizim için çok kritikti. Kitapların tüm geliriyle Türkiye Hahambaşılığı bünyesinde hayata geçirdiğimiz bu fon, dedemin her fırsatta vurguladığı “okuyan ve kendini geliştiren gençlik” idealinin bir yansımasıdır. Bu fon aracılığıyla, imkânı kısıtlı olan gençlerin eğitim yolculuklarına destek olmayı ve dedemin isminin bir öğrencinin başarısında, bir kitabın sayfasında yankılanmasını hedefliyoruz. Bu sadece maddi bir destek değil, onun bilgeliğini yeni nesillere taşıyan manevi bir köprüdür.

Bugün kendisi hayatta olsaydı, Türkiye Yahudi toplumu ve genç nesil için hangi mesajı vermenizi isterdi?

Genç nesle her şeyden önce Yahudi kimliğini sadece bir aidiyet olarak değil, korunması ve onurla taşınması gereken paha biçilemez bir miras olarak görmelerini öğütlerdi. Ladino’dan geleneklere kadar her bir detayın, bizi biz yapan değerler olduğunu ve bu zincirin halkalarını koparmamanın önemini vurgulardı. "Unutmayın, bu bizim köklerimiz; kökü olmayan ağaç rüzgarda ayakta kalamaz," sözüyle, modern dünyada kaybolmadan kimliğimize sahip çıkmamız gerektiğini hatırlatırdı.

28 Mayıs’ta Rav İsak Haleva´nın yaşamını ve öğretilerini konu alan ´Sevgi ve Hoşgörüye Adanmış Bir Ömür´ ve ´Hayata Dair´ adlı kitaplarının tanıtımı ve imza günü gerçekleşti. Yazım sürecinde eserlerin yazarı Vivet Pitelon Sparkes ile iletişimde miydiniz? Torunlarının da sahne aldığı etkinlikten biraz bahseder misiniz?

Eserlerin yazarı Sayın Vivet Pitelon Sparkes ile yazım süreci boyunca çok yakın ve samimi bir iletişim içerisinde olduk. Kitapların sadece biyografik birer metin olmaktan çıkıp, dedemin insani yanını, aile içindeki o yumuşak ama bilge duruşunu da yansıtmasını istedik. Vivet Hanım, bizimle yaptığı görüşmelerde o kadar hassas ve titiz yaklaştı ki; anlattığımız küçük bir aile hikâyesinin veya paylaştığımız bir anının, kitabın bütününde onun felsefesiyle nasıl harmanlandığını görmek bizleri çok etkiledi. Onun profesyonelliği ve dedeme duyduğu büyük saygı, bu eserlerin gerçekliğine ve samimiyetine büyük katkı sağladı.

Kitapların tüm gelirinin, Türkiye Hahambaşılığı bünyesinde oluşturulan Rav İsak Haleva Fonu’na aktarılacağı ve toplumun eğitim ihtiyaçları için kullanılacağı vurgulanmıştı. Bu, onun öğretilerini düşündüğümüzde nasıl bir mesaj veriyor?

Bu karar, aslında dedemin tüm hayatı boyunca savunduğu değerlerin ve yaşam felsefesinin en somut, en anlamlı özetidir. O, bilgiyi ve eğitimi sadece bireysel bir kazanım değil, bir toplumun geleceğini inşa eden en güçlü miras olarak görürdü. Kitapların gelirinin eğitime yönlendirilmesi, onun "paylaşmak bereketi artırır" inancıyla tamamen örtüşüyor.

Türkiye’nin üçüncü hahambaşısı olmasının ailesinin üzerinde etkileri nelerdi ve daha önceki Hahambaşıları ile bağlantı kurar mıydı?

2002 yılında bu onurlu göreve seçilmesiyle birlikte ailemizin hayatı geri dönülemez bir şekilde değişti. Bizim için ailemiz, sıradan bir toplum parçası olmaktan çıkıp, adeta toplumun atan kalbi haline geldi. Evimizin mahremiyeti ile toplumun sorumluluğu iç içe geçti; sofralarımız sadece aile fertlerini değil, toplumun her kesiminden gelen dertleri, sevinçleri ve paylaşımları ağırlar oldu. Bu durum üzerimizde hem ağır bir sorumluluk hem de tarifi imkansız bir gurur yarattı. Dedemin her adımı, her sözü artık sadece bizi değil, koca bir toplumu temsil ediyordu ve biz de bu temsiliyetin bir parçası olmaya gayret ettik.

Önceki hahambaşılarla olan ilişkilerine gelince; dedem geçmişe ve tecrübeye büyük bir hürmetle yaklaşırdı. Özellikle kurduğu dostane ve saygı odaklı bağlardan bahsetmeyi çok severdi. Onların yaşadığı zorlukları, verdikleri kararları ve tecrübelerini bizlere anlatırken aslında bir süreklilik zincirinden bahsediyordu. "Bizler bu yolda birer halkayız," derdi; kendinden öncekilerin bıraktığı mirasa sahip çıkarak ve onların tecrübelerini rehber edinerek, o zinciri daha da güçlendirmeye çalışırdı. Onun için bu makam, bir üstünlük değil, geçmişin bilgeliğiyle geleceğe hizmet etme durağıydı.

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün