Kutladığımız Pesah Bayramı esaretten kurtulmayı temsil ediyor, ama benim için aynı zamanda esaretin içindeki gücü de temsil ediyor. Hem de müziğin, seslerin gücünü. Rivayet o dur ki, Musa Peygamber’in kız kardeşi Miryam bir gece bütün kadınlara, tüm enstrümanlarınızı alıp gelin diye bir çağrı yapmış. Onlar da ellerinde teflerini, tamburinlerini ve benzer vurmalı, zilli enstrümanlarını alıp Miryam’ın çağırdığı alana gelmiş. Zilli teflerini, tamburinlerini çalarak Tanrı’ya yakarmışlar: “Tanrı’m bize nerede yanlış yaptığımızı göster ki bu esaretten kurtulabilelim.” Ve ertesi gün Firavun, Yahudi halka Mısır’dan çıkış izni vermiş. Bu hikâyeyi duyduğumda gerçekten çok etkilenmiştim. Hem müziğin, seslerin gücünden etkilendim hem de bu kalpten gelen gerçek yakarışın içeriğinden. Benim de senelerdir yaşam disiplinim, başıma gelen olaylara neden olabilecek içsel kaynaklarıma ulaşmak ve onları anlamak, çalışmak, dönüştürme çabası ile ilgili.
Bilindiği üzere bir başka esaretin içindeki gücün içinde, köşeme ismini de veren kendi deyimimle ‘Pozitif Direnç’ diye adlandırarak epey derinleştim. Bu gücü, müzikal olarak, bir terapist olarak, bir insan olarak incelediğimde, korkunç Theresienstadt Getto ve Toplama Kampı ölümcül esaretinin içinde gücü oluşturan kararlılığı, hemen yüzleşmeyi, üretimi, ruhun varlığını seçmeyi gördüm. Bir nevi Miryam ve o çemberi oluşturan tüm kadınlar gibi kalbi kapatmak yerine tam tersi olarak kalbi tamamen açarak kendini unutmayı. Kendi egonu unutup tamamen vermeyi bir nevi. Bu anlamda, Theresienstadt’taki lider besteci, müzik eleştirmeni Viktor Ullmann orada yazdığı bir makalesinde “Theresienstadt, benim için hiçbir zaman bir sorun olmadı. Tam tersi burası, müzikal dilime başka bir form oluşturmak için çok öğretici oldu” diye boşuna dememiş. Burada şöyle bir soru gelmeden duramıyor aklıma; acaba insanoğlu dünyadaki okulunda daha yumuşak nasıl öğrenebilir? Bizlere çok gerekli olan ve bizleri biz yapan benliklerimizi esaret, yok etme olmadan yumuşaklıkla nasıl eğitebiliriz? Kalbimizi zorlayıcı, esir edici, yok edici olaylar olmadan nasıl açabiliriz? Bu dünyadaki varlığımızın sebebini bunlar olmadan nasıl keşfedebiliriz? Bu soruların cevapları şüphesiz ki hemen gelmeyecek… Bu sebeple yazımı esaretin içindeki bir kadın gücüyle bitirmek istiyorum. Theresienstadt’a esir alınmış döneminin muazzam piyanisti Viyana ekolünün devamı Renee Gaertner-Geiringer. Theresienstadt’ta yasak olmasına rağmen bir dolu konser gerçekleştirildi. Bu konserlerin varlığını ilk defa kitabımda yayınladığım Viktor Ullmann’ın 20 müzik eleştirisinden biliyoruz. Her gün saatlerce piyano çalışan bizlerin kamp ortamında hiç çalışamayan piyanistlerin çok zor eserleri nasıl başarıyla icra ettiklerini aklımız almıyor. Günde – o da bulurlarsa- 180 kalorilik bir gıda alımı, iç çamaşırsız giyilen incecik bir kıyafetlerle korkunç soğuk havada hem de… Bu muazzam piyanist hakkında ben lâfı Viktor Ullmann’ın, kamp konseri üzerine yazdığı müzik eleştirisine bırakıyorum.
Klavierabend - Renee Gaertner-Geiringer
Viktor Ullmann / Theresienstadt
Neredeyse her hafta bir piyanist hakkında rapor veren müzisyenin işi zordur ve sorumluluk bilinci gerektirir. Bunun nedeni ise şudur, bir sanatçının tekniği belli bir seviyeye geldiğinde, onun bu işe olan yatkınlığı hakkında yorum yapılmaz. Bundan böyle daha çok şu soru sorulmaya başlar; oyuncu, orkestra şefi ya da piyanist olsun, icra eden sanatçının varlığını oluşturan teş hislerin çevresi ne kadar esnetilebilir? Çok yönlü ve harika bir müzisyen olan Bayan Gaertner-Geiringer, hakiki Viyana ekolünün virtüöz tekniğine sahiptir. Ne var ki kişiliğine, özellikle yeteneğine, sözüm ona müzikal yazgısına rağmen, bu sefer çok da talihlibir program seçmemişti. O -yanlış anlaşılmadan böyle denebilirse tabii- bir klavsenisttir. Bu enstrümanı çalarken tekniği fevkalade bir itibara erişmelidir. Bu sayede de Bach’ın ‘İtalyan Konçertosu’nu ustalıkla çalmıştır. İkinci muvmanda pedalın hafifletilmesini öneririm, prestoda ise hızlı temponun biraz yatıştırılmasını. Beethoven’ın çekingen melankolisi, kahramanca katılıkları, Hoffmannvari fantezisi, yabani tutkusu için çalışı çok nesnel, fazlasıyla soğuk ve düz -aynı şekilde klasik öncesi, rokoko ve modern üslup adına avantajlarla dolu. Fakat Beethoven için insanın kendisini dürtmesi gerekir, acı vermelidir o, kendi çağdaşlarının da canını yaktığı gibi. “Şimdi o herif tımarhane için yeterli olgunlukta!” diye bağırır C. M. Weber, VII.’yi ilk dinlediği vakit. Viyana “Açık-sözlüleri”ndeki meslektaşım 1806 yılında, III. Leonore uvertürü hakkında şöyle yazar: “En menfur, en keskin modülasyonlar korkunç bir armoni içinde birbirini takip eder ve tüm parıltıyı sakınan birkaç küçük, önemsiz fikir, rahatsızlık veren, sersemletici etkiyi tamamlar…” Çağdaşlarının çoğunun gözünde Beethoven böyleydi. Şimdilerde onu çok dinler ve çalar hale geldik. Bir gün gelir ki, Beethoven’ın müziği sadece daha çok kalıp ve daha çok klişe anlamına gelir. Ben vaktinde uyarımı yapayım. Beethoven’ı korumalı! Bu tabii ki genel anlamda olabilir. Sanatçımıza geri dönelim. Nadir temsil edilen eserlerden dinledik, örnek alınacak bu resitalde. César Franck’ın ‘Prelüd, Koral ve Füg’ü. Fransa’nın tuhaf şekilde Fransız olmayan, meşhur nük tedanlığı reddeden dürüst bestecisi. Bilindiği üzere, Fransız izlenimciliğine yol açanlardandır. Fakat Mozart bu fügün temasını çoktan Bach’tan almıştır, öyle ki “Sihirli Flüt”teki iki zırhlının ækasvetli bir görkeme sahip eski koralinin etrafında döner… Bayan Gaertner-Geiringer’nın bir sonraki programının bir ‘klavsen’ programı olmasını umuyoruz; çünkü böylelikle onu yeteneğinin zirvesinde -egemen ve şaşılası bir yetenek- ve aynı zamanda kendi, kişisel çemberinde dinleme şansımız olacak.”