Güçlü bir kadın: Clara Schumann

Benim için Purim, güçlü, kararlı, sezgileri kuvvetli kadının gücünün sembolüdür. Bu sebeple, incelikli piyanistliğinden, ailesinden vazgeçmeyerek ve usta besteci Robert Schumann gibi güçlü bir karakterin yanında, devri içinde kocasına meydan okuyarak var olmaya direnmiş Clara Schumann´a yer vermek istedim bu yazımda.

Renan KOEN Perspektif
4 Mart 2026 Çarşamba

Clara Schumann sadece bir piyanist değil, aynı zamanda da eserlerini zevkle çaldığım bir besteci.

Schumann 13 Eylül 1819’da doğdu. Babasının teşvikiyle beş yaşında piyano eğitime başladı. 1838’de Avusturya sarayı tarafından onurlandırıldı ve Viyana’daki saygın Müzik Dostları Derneği üyeliğine seçildi. Babasının güçlü itirazlarına rağmen 1840 yılında besteci Robert Schumann ile evlendi. Çiftin, 1841 ile 1854 yılları arasında sekiz çocukları oldu. Leipzig Konservatuarı’nda hocalık yaptı, eserler yazdı ve sık sık turnelere çıktı. Müzik dostları arasında, çiftin daha gençken çok desteklediği büyük besteci Johannes Brahms da yer alıyordu. Brahms’ın Clara Schumann’a aşk dolu hayranlığı birçok kitaba ve filme konu oldu. Şimdi günlüğünden, kendi ağzından bir kesit sunmak istiyorum aşağıda:

“Kızlık1 adım Clara Josephine Wieck’di. Bütün hayatımı müzikle iç içe yaşadım. Kızım Mary sabah akşam benimle ilgileniyor. Kızıyla arkadaşlık edebilmek bir anne için büyük mutluluk.

Ama şu an çok şiddetli ağrı çekiyorum. O kadar yoruldum ki başımı dik tutmakta zorlanıyorum. Tanrım çocuklarımla biraz daha vakit geçirmeme izin versin.

Bugün Johannes’in ziyaretime gelmesi beni çok mutlu etti. Sevgili Brahms’ımın.  Bana şu dünyada en değer verdiği insan olduğumu söyledi. Artık çalamıyor olmak ne kadar acı verse de Tanrı’ya şükür hala birkaç piyano dersi verebiliyorum. Ben de kendimi ders vererek ve Robert’in notalarını yayımcıya hazırlayarak oyalıyorum. Piyanom bayağı öksüz kaldı. Nihayetinde müzik, hayatımın çok büyük bir parçası, o da gidince bütün fiziksel ve ruhi direncimin tükendiğini hissediyorum.

Adım Clara, parlaklık anlamına geliyor. Çok genç yaşımdan bu yana benden ışıl ışıl parlamam beklendi. Üç çocuğun en büyüğüydüm. Babamın bir müzik kütüphanesi vardı, bir de piyano sattığı küçük bir işi. Hem o hem annem ki kendisi yetenekli bir şancı ve piyanistti, öncelikle öğretmenlik yaparlardı. Anlaşılan beş yaşına gelene kadar ağzımdan bir kelime çıkmamış. Ebeveynim sağır olmamdan kuşkulanmış. Oysa evimizde piyano dinlemeye o kadar alışmıştım ki kulağım kelimelerden çok müzikal seslere daha büyük bir hassasiyet geliştirmişti. Sonra onlar da sağır olmadığımı anladı. Annem babamdan, ben beş yaşındayken boşandı. Artık onun o astığım astık kestiğim kestik hallerinden bezmişti. Öte yandan Sakson yasalarına göre babam tarafından yetiştirilmem gerekiyordu. Dört yıl sonra babam yeniden evlendi, ben de yıllarca anneme hasret kaldım. Babamın hayali, kendine ait ‘harika çocuğu’ yaratmaktı; daha beş yaşında küçük dans ezgilerini kulaktan çıkarabiliyordum. Anlaşılan çalışım öyle hızlı gelişti ki kısa zaman içinde iki saat süren zor eserleri çalabilir oldum. Babam doğal yeteneğimi överdi, çok hoşuma giderdi; benim altı oğlanın gücüyle çalabildiğimi söylerdi. Yegâne amacı bir virtüöz yaratmak olduğu için, Fransızca ve İngilizce özel ders aldım. Konser turlarına çıktığımda, bir de ahenk ve kontrpuan derslerinde gerekecekti. Çocukluk yapmaya hiç vakit yoktu, konser ve operalarla dolu akşamlara hasredilmişti bütün vakitler. Daha altı yaşıma gelmeden Leipzig’de sahnelenen bütün operaları izlemiştim. Üstelik izlemeye gitmeden önce bütün partisyonları çalışmak zorundaydım. Sonra bir gün, daha dokuz yaşındaydım, büyük keman virtüözü Nicolo Paganini’yle tanıştım. Kısa süreliğine Leipzig’de bulunmuştu. Babam da böyle şeylerden hiç mahcup olmazdı, gidip o büyük adama kendisini tanıtmış, sonra da ben ona çalmak için davet edildim; kirli tuşları olan eski, berbat bir piyanoda… Paganini bana karşı tam bir beyefendiydi. Beni şöhretlerle tanıştırdı, kendi konserlerinde sahnede özel şeref koltuğunda ağırladı. Ona yeni bestelediğim Mi Bemol Polonez’i çaldım, çok beğenmişti…

Konserlerim hakkında yazılan coşkulu değerlendirmeler babamı çok mutlu ediyordu. Lordlar, leydiler hediyeler yolluyor, Avrupa’nın en şaşaalı saraylarında çalma davetleri alıyordum. Babam da kulak veren herkese başarı hikayelerimi anlatıyordu. Ama ola ki ona itaat etmedim, cezalandırılıyordum. Kötü çaldığımda beni tembel, dikkatsiz, inatçı ve kibirli olmakla suçluyordu. Gözlerimin önünde yazdığım müziği paramparça edip odaya saçıyor ve haftalar boyunca en sevdiğim parçaları çalmamı yasaklıyordu. Gazabını dindiren yegâne şey suçumu kabul edip daha iyi olmaya söz vermemdi.

Chopin birkaç yıl sonra Leipzig’de ziyaretime geldiğinde dönüşünde yanında benim kompozisyonlarımı götürecek kadar cömert davranınca ona saygımın karşılıksız olmadığını görmek gururumu okşadı. Rahatsız olmasına rağmen Fransız kibarlığının örneğiydi.

Bir gün bana, insanın hayal edebileceği en güzel pianissimo ile Noktürnlerinden birini çaldı. Chopin’in kompozisyonları konser programlarımın hep en önemli parçası oldu. İkinci Balad’ını Robert’e adamıştı; Robert bana hep bu parçanın onun için her şeyden değerli olduğunu söylerdi. Keşke aynı saygıyı Richard Wagner’e de hissedebilseydim. Wagner’i çocukluğundan beri tanırım. Benden beş yaş büyüktü, hep babamın kütüphanesinden ödünç kitap alırdı. Bütün operalarını izledim, gerçi Tanrılar beni hiç etkilemedi. Rheingold’u izlemeye gittiğimde sanki akşam boyunca bataklıkta kulaç atmış gibi hissettim. Tannhauser’de kendini gaddarlıklar içinde tüketiyordu. Lohengrin açıkça ‘berbat’tır. Tristan ve Isolde’ye gelince hayatımda daha iğrenç bir şey ne gördüm ne işittim. İnsan tahammül edilmez bir sıkıntıyla boğuşur. Bir akşam boyu bütün ahlak kurallarının suiistimal edildiği delice bir sevişmeyi görmeye ve işitmeye zorlanmak, üstüne üstlük yalnız dinleyicinin olsa neyse müzisyenlerin de kendinden geçmişliklerine tanık olmak, sanat hayatım boyunca yaşadığım en acıklı şeydi.”

Ve günlüğü büyük bestecilerle yakın tanışıklığı, eşi Robert Schumann, çocukları, yaşamında hissettikleri ile devam ediyor. Clara Schumann dopdolu yaşamına 20 Mayıs 1896’da Frankfurt’ta veda ediyor. Büyük bestecilere ilham olmuş bu doğruları ile güçlü, olağanüstü piyanist, anne, besteci ama en önemlisi de bir kadın olarak örnek olmuş bu büyük kadına sonsuz saygıyla…

---

1 Tilbe Saran ile piyanist Lucy Parham’ın sahnelediği “I, Clara - Müzik ile Bir Yaşam” adlı temsilin metninden alıntı

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün