Martta ne izleyelim?

Kültür
4 Mart 2026 Çarşamba

Sunny Dovek / (Vizyon)er Seçkiler 

Şalom’daki ilk yazımı kaleme almaktan onur ve gurur duyuyorum. 

2014’te Holokost bilincine Hollywood filmlerinin lensinden erişince, prematüre kalemimden ahlak, savaş ve insanlık hakkında film referanslarıyla dolu bir yazım Şalom’da yayınlanmıştı.

O günden beri desteklerini eksik etmeyen, kalbime yakın bu gazeteye katkıda bulunmak büyük bir zevk. Umarım yazılarım sizi iz bırakan filmler izlemeye davet eder ve güzel anılar biriktirmenizi sağlar…

Selin Kandiyoti ve bütün Şalom ekibine teşekkürlerimi iletiyorum; yeni tavsiyelerle her ay görüşmek dileğiyle.

Hiçbir ödül almadan ödül konuşmasını da yaptığıma göre yazıya geçelim…

VİZYONDA

Kopma Noktası / Dead Man’s Wire

Gus Van Sant, özellikle 90’lar Hollywood sinemasına izini bırakmış, ‘Good Will Hunting’ ile yıldızı parlamış, üretken ve yaratıcı bir yönetmen. Yeni filmi, 1971’de yaşanan gerçek bir rehin alma hikayesinden uyarlanan kaliteli dönem eseri, Dead Man’s Wire.

Zamana uygun kostüm seçimleri, görsel estetiği ve müzik seçimleri ile hemen ilgimi çeken yapım, sinemalarda son zamanlarda eksik ama 2010’larda çok başarılı olan 60-70’ler dönem filmi alt türüne geç ama güzel bir eklenti olmuş.

Dinamik sinematografisi, hızlı ve gerilim dolu kurgusu, tansiyon artıran yakın plan çekimleriyle, Van Sant normal temposundan uzaklaşıp çok yönlülüğünü konuşturmuş.

Bill Skarsgård’ın metodik, hafif kaygı uyandıran, kaotik oyunculuğu ilk öne çıkan performans. Kendisinin bir karakter aktörü olarak hak ettiği rolleri daha bulamamış olduğuna inanıyorum. 

Canlandırdığı Tony karakteri, heybetli bir ‘çocuk adam’ın saplantılı düşünceler ve bir adet pompalı tüfek eşliğinde neler yapabileceğinin yaşayan kanıtı. Al Pacino’nun ikonik ‘Dog Day Afternoon’da canlandırdığı karakterin yansıması. Pacino bu sefer karşı safta, Tony’nin tek isteğini kabul etmeyen bir CEO rolünde. 

Karizmatik rollerin ustası Colman Domingo, ılımlı sesiyle bütün dünyaya ve seyircilere seslenip, hikayenin sesi oluyor.

Karakterlerin psikolojik durumlarından, yerel aksanlarına kadar her şeyin incelikle işlendiği film izlemeye değer.

ARŞİVDEN

Kül ve Toz / To Dust (2019)

“Doğmak, bu kolay bir olay mı? Neden ölmek farklı olsun ki? İkisi de birer kapı: Birinden girersin, diğerinden çıkarsın. Ama o kapının ardına bakmak insanı delirtir.” Hahamının bu tavsiyesini dinlemeyen Shmuel, inancın sunduğu huzuru değil, ölümün ardındaki gerçeği anlamaya yemin eder. 

‘Son of Saul’ filmi ile yıldızı parlayan, geçtiğimiz ay ‘Marty Supreme’deki performansıyla da beğeni toplayan, Macaristan uyruklu Géza Röhrig başrolde. Canlandırdığı karakter, Shmuel, New Jersey’de annesi ve iki oğluyla yaşayan Hasidik bir hazan. Karısının ani ölümünden sonra, kendisini içine kapanmış, felaket bir ruh halinde buluyoruz. Ailesinden kopuk, realiteden uzak ve varoluşsal bir bunalım içinde sokaklarda dolaşan hazan, hahamına anlattığı kabuslar ve düşüncelerden mahvolmuş durumda.

Midraş’ta yorumlandığı şekilde, vücudun çürümeden ruhun tamamen huzura ulaşmadığı konseptine obsesif bir şekilde bağlanan Shmuel, artık dayanamayarak onu rahat bırakmayan sorularına yanıtlar aramaya başlıyor. Arayışında kendini Matthew Broderick’in canlandırdığı sempatik, bozuk ağızlı ve başarısız kolej öğretmeni Albert’in sınıfında buluyor.

Derin konuları kara mizah ile işleyen film, Broderick’in mizahi ve iğneleyici yorumlarıyla, Röhrig’in ise girdiği acınası ve absürt hallerle, iki güçlü performansla, kasvetli atmosferinin içinde öne çıkıyor.

Yas tutmanın evrelerini çiğ gerçeklikle tasvir eden yapıt, akıcı diyalog ve dini/felsefi iç gözlemsel temalarla, izledikten uzun süre sonra sorguladığım konularla dolu.

Bu ay listemizdeki en ağır, en içten ve duygusal film diyebilirim. Varoluşsal ve dünyevi dertler içinde kaybolan bir karakteri izlemek kolay değil, fakat Röhrig’in detaylı ve sessiz oyunculuğunun insan üstünde huzurlu bir efekti var.

DİJİTAL PLATFORMDA

Superman - HBO Max

Vizyoner yönetmen James Gunn’in çizgi romana özgü Superman uyarlamasını vizyonda kaçıranlara duyurulur, film artık dijital platformlarda.

Gunn önderliğinde planlanan yeni DC evreninin giriş jeneriği, zincirlerinden kopan bir Superman karikatürü, hem de ilk ve orijinal formunda…

Yine mi bir Superman filmi demeyin; bilakis 2023’te sonlanan eski DC Evreninin ve Marvel’in çöküşünden doğan bu sinematik projeyi, bu kadar klasik bir karakterin açması doğru bir hareket olmuş.

Clark Kent rolünde, Philadelphialı Yahudi bir aileden gelen David Corenswet, Superman’in yaratıcıları Jerry Siegel ve Joe Shuster’in mirasını devam ettiren bir seçim olmuş.

Araştırmacı gazeteci Lois Lane rolünde, son uyarlamalarında olduğundan daha genç ve çağdaş görünen, The Marvelous Mrs. Maisel ile tanınan Rachel Brosnahan oynuyor.

Kent’in hümanist doğruculuğu ve Lane’in politik görüşleriyle çatışma içinde oluşu, etik ve düzen gibi kavramlara, çoğu ciddi ve dramatik filmin getirmediği bir perspektif katıyor.

Film, çizgi roman filmlerine özgü bir neden-sonuç ilişkisinden faydalanarak, kolay terimlerle derin temalar işleyen, yarattığı dünya, aksiyon sahneleri, kaliteli grafikleri ve set tasarımıyla en eski karakterinden yeni bir umut vaat ediyor.

Lex Luthor rolündeki Nicholas Hoult, psikopat ve dengesiz, ahlaki sınırları olmayan bir iş adamının sonsuz para ve güçle yapabileceklerinin sınırlarını zorluyor. Film, güç düşkünü insanların halka olan ahlaki sorumluluğunu vurguluyor, hatalarının da cezalandırılmasını savunuyor.

Dünyadaki sosyal eşitsizlikleri, kutuplaşmayı ve güç savaşlarını tartışan uyarlama, karakterinin ana mesajından uzaklaşmadan doğrucu çözümleri, iş birliğini ve açıklığı destekliyor, 

Baba figürünün eksiğinde büyümeyen, son uyarlamadaki karanlığının aksine idealizmine bağlı bir kahramanın dünyaya gerçek etkisini gösteren, yaratıcı, eğlenceli ve güncel bir film.

Kompleks temaları bir yana, dünya böyle bir Superman eşliğinde daha güzel bir yer olabilirmiş.

PEK YAKINDA

Kurtuluş Projesi / Project Hail Mary (20 Mart)

Bazen öyle dünyalar hayal edersin ki kafanda, yazarın betimlediği dünyayı büyük ekranda izlemek için hem meraklanır hem de korkarsın. ‘Dune’ serisinden sonra, uzun süredir ekranda görmek istediğim bir eserdi Andy Weir imzalı ‘Project Hail Mary’.

Ryan Gosling önderliğinde, Spider-Verse animasyon serisinin yaratıcıları ve Dune filminin beğeni toplamış sinematografisi eşliğinde, kadro oldukça sağlam.

2001 Space Odyssey ile başlayan, Moon, Gravity, Interstellar ve yine Weir’in kaleminden uyarlanan The Martian örnekleriyle devam eden, uzayda yalnız ve yörüngesiz alt türüne yeni bir eklenti.

Gosling’in çok yönlülüğünü konuşturacak, uzay boşluğunda kendi kendine konuşurken sergileyici performansı ilginç olacağa benziyor.

Görsel bir şölenle karşılaşacağımız net. Ses, görüntü ve oyunculuk konusunda yanıltmayacağa benziyor.

Son zamanlardaki büyük filmlerin vasat senaryo, yavaş tempo ve kötü bilgisayar destekli görsel düzenleme tuzağını es geçerse hem eğlenceli hem sürükleyici olacaktır.

Aynı zamanda yazarın tonunu benimsemeyerek, senaryo kitabın aksine daha akıcı olursa, çok daha yerinde bir anlatı olacaktır.

Her halükârda, büyük boy patlamış mısırla iyi bir ikili olur gibi. Beklemedeyiz…

HİÇ VAKİT KAYBETMEYİN

Günahkarlar / Sinners

16 Oscar adaylığı ile tarihe geçen, vizyondaki Ryan Coogler yapımı Sinners’ı vasat bulduğumu, ümit veren bir konsept ve başlangıca rağmen tamamıyla ortalama bir yapım olduğunu da belirtmeden geçemedim.

İçerik ve naratif bazında eksik, gittikçe parodileşen oyunculuklar, klişeler ve sıradan aksiyon sahneleriyle, ikinci yarısında çöpe atılan bir senaryonun esiri.

Bütün bu tantana neymiş diye merak eden seyircilerin kendi görüşlerini edinmelerini, hemen izlemesem de olur diyen seyircilerin, sıkıcı bir uçak yolculuğu ya da tembel, yağmurlu bir güne ertelemelerini öneririm.

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün