Netflix’te izleyiciyle buluşan Masumiyet Müzesi dizisi, Orhan Pamuk’un 2008’de yayımlanan kült romanını yeniden gündeme taşıdı. Ancak yapılan tartışmaların çoğu konuyu romanın kahramanları Kemal ile Füsun arasındaki o marazi, takıntılı ve tutku dolu aşka yönelik bir bal aldı. Bu yazıda bu tartışmaların dışına çıkıp konuyu masumiyet ve merhamet ekseninde değerlendirmek istiyorum. Zira romanın adının fısıldadığı, masumiyetin müzelik olma hali ile romanın kalbindeki en sarsıcı mekan olan Merhamet Apartmanı’nın da bize söylemek istediği bir şeyler olduğunu düşünüyorum. Gelin konuyu beraberce ele alalım.
Merhamet Apartmanı: Bir Mekanın Etik Hafızası
Romanın okurda bıraktığı en güçlü izlerden biri, Merhamet Apartmanı’nın yalnızca bir buluşma yeri olmaktan çok daha fazlası olmasıdır. Zira merhamet, gündelik dilde yumuşak bir kelimedir. Şefkati, anlayışı, affı çağrıştırır. Oysa Merhamet Apartmanı, hikayede masumiyetin hem kurulduğu hem de yavaş yavaş parçalandığı yer olarak karşımıza çıkar. Zira burada merhamet, bir erdem gibi değil de, adeta bir soru işareti gibi durur. Bu hikayede kim kime merhamet eder? Kim merhameti hak eder? Merhamet gerçekten var mıdır, yoksa yalnızca romantik bir kılıf mıdır?
Kemal’in Füsun’a yaklaşımı, yüzeyde büyük bir aşk anlatısı gibi görünürken derinde, merhametin sınırlarını zorlayan bir şey vardır: Kemal, Füsun’u sevdikçe onu bir imgeye, bir hatıraya, bir nesneye dönüştürür. Merhamet burada, sevmenin içindeki sahiplenmeye karşı bir turnusol kağıdı gibi çalışır. Çünkü Kemal’in sevgisi, Füsun’u olduğu kişi olarak tanımaktan çok, onu kendi iç dünyasında kurduğu ideal anlatının merkezine yerleştirme eğilimindedir. Bu nedenle Füsun, Kemal’in hayatında bir kadın olmaktan giderek çıkar, bir ana, bir kayıp zamana, bir mutlak anlama dönüşür. Tam da bu yüzden Kemal’in aşkı, bir yandan son derece insani, hatta dokunaklı görünürken, öte yandan bir tür estetikleştirilmiş şiddet ihtimalini de içinde taşır: Sevilen kişinin öznesi silinir, yerini sevmenin hikayesi alır.
Kemal: Masumiyetin Küratörü
Kemal için masumiyet, romanın başında sınıfsal konforun ve konforlu hayatın içindedir. Sibel’le yaklaşan evliliğin, Nişantaşı’nın güvenli ritminin, trajediden muaf olma yanılsamasının içinde yürür. Füsun’la karşılaşması, onun hayatında bir kırılma değil, bir çözülme yaratır. Masumiyet, Kemal için artık bir ruh hali olmaktan çıkar. Füsun’a ait eşyaların içine saklanan, kontrolü sadece kendinde olan bir hafıza alanına dönüşür. O, sevdiği kadına ulaşamadıkça onun temas ettiği dünyayı toplamaya başlar. Bu yüzden Kemal, bir aşık olmaktan yavaş yavaş çıkarak bir arşivciye, hatta bir küratöre dönüşür. Biriktirdiği her eşya, onun gözünde masumiyeti zamana karşı korumanın yolu olur.
Bu noktada Orhan Pamuk’un masumiyeti roman içinde nasıl tanımladığını hatırlamakta fayda var. Pamuk, masumiyeti, “başımıza gelenlerin ve yapacağımız şeylerin nereye varacağını bilmemektir” olarak tanımlar. Ona göre bilgi, masumiyetin katilidir. Kemal, felaketin nasıl büyüyeceğini anladığı an masumiyetini kaybeder. Bu kaybediş bir motivasyona dönüşerek masumiyeti müzelik hale getirir.
Füsun: Merhametin Sessizliği
Füsun’un hikayesi, masumiyetin yalnızca kırılmasını değil kırıldıktan sonra insanın hayatta kalmak için hangi duygulara tutunmak zorunda kaldığını da gösterir. Füsun, bir yandan arzunun merkezine çekilirken, bir yandan da o arzunun bedelini taşır. Kemal’in yoğun ilgisi dışarıdan romantik görünse de, Füsun’un dünyasında bu ilgi, giderek bir kuşatmaya dönüşür. Onun üzerinde dolaşan bakış, sadece sevginin değil, sınıfın, erkekliğin ve toplumsal yargının da bakışıdır.
Bu noktada merhamet, Füsun’un hayatında bir lüks değil, bir ihtiyaç haline gelir. Fakat trajedi de tam da burada başlar: Merhamet, çoğu zaman ona dışarıdan uzatılan bir el olarak değil, içeride büyüyen bir sessizlik olarak belirir. Füsun’un masumiyeti, bir saflık hali olarak kalmaz. Bir melankoliye, suskunluğa, hatta bir tür iç direnişe evrilir. Zira Füsun, onu bir imgeye dönüştüren aşkı, onu hapseden toplumsal dili yüksek sesle reddetme gücünü bulamaz. Onun merhameti, belki de tam burada başlar: Kendine acımadan, kendini dağıtmadan, hayata tutunmaya çalışmasında temellenir. Belki de bu yüzden Füsun’un merhameti, başkalarına yönelmiş bir şefkatten çok, kendine yönelmiş vakur bir hayatta kalma estetiği olarak kabul edilebilir. Onun trajedisi, yalnızca masumiyetin kaybı değil, merhametin de çoğu zaman dışarıdan gelmediği, insanın kendi içine kapanarak onu icat etmek zorunda kaldığı bir dünyada yaşamaktır.
Masumiyetin Vitrini, Merhametin Yokluğu
Masumiyet Müzesi adı, kendi içinde bir paradoks taşır. Zira müzeler doğaları gereği bitmiş olanı sergiler. Yaşayanı değil, tamamlanmış olanı vitrinde dondurur. O halde masumiyet, yaşanırken fark edilmeyen, ancak kaybedildiğinde anlam kazanan bir hal midir?
Kemal’in biriktirdiği sigara izmaritleri, tokalar, biletler ve küçük eşyalar, masum anların fosilleşmiş halleridir. Bu nesneler, bir ilişkinin hatırasından çok daha fazlasını, zamanın geri döndürülemezliğini taşır. Müze, masumiyetin mezarı değildir belki, ancak masumiyetin artık yalnızca vitrinde var olabildiğinin de bir itirafıdır.
Son kertede, Merhamet Apartmanı’nda parçalanan masumiyet, müzede dondurulur. Ancak romanın ve dizinin bize fısıldadığı o sarsıcı gerçek değişmez: Masumiyet kaybolduktan sonra bile peşinden gidilen bir hayalete dönüşürken; merhamet, çoğu zaman masumiyetten bile daha hızlı tükenen bir lükstür.