Alman şiirinin dev ismi Rainer Maria Rilke´nin “kendi içinde yürümek ve saatlerce kimseye rastlamamak” sözleriyle tarif ettiği o derin inziva hali, bugünün gürültülü dünyasında yankısını hala buluyor. İnsanın kendi ruhuna bile yabancılaşabildiği, dış dünyanın hoyratlığı karşısında iç sesini korumaya çalıştığı bu çağda, Rilke´nin kelimeleri zamansız bir sığınak gibi.
Alman şiirinin güçlü ismi Rainer Maria Rilke’yi hala çağdaş kılan asıl güç, belki de insanın en görünmeyen yalnızlıklarını ve en sessiz korkularını şiirin alanına taşıyabilmesinde saklı. Tam da bu noktada, rotayı iç dünyaya kulak veren şairden, bir şehri adım adım kayda geçiren kuzenine kırmak, bambaşka bir tanıklığın kapısını aralıyor.
Anna Grosser Rilke’yi yalnızca büyük şairin kuzeni olarak anmak, onun parıltılı geçmişine haksızlık olur. O, 19. yüzyıl Avrupa’sının en tanınmış kadın konser piyanistlerinden biri olarak saraylarda piyano çalmış, ardından yolu İstanbul’a düşmüş ve Osmanlı çevresinde de sanatını icra etmiş güçlü bir figürdür. Hatıralarında kuzeni Rainer’dan söz ederken, onun içe dönük lirizminin kendi dinamik mizacına uzak kaldığını açıkça belirtir. Bu dürüstlük, Anna’yı şairin gölgesinden çıkarıp başlı başına önemli bir tarihsel tanığa dönüştürür. Eşiyle İstanbul’da yaşadığı döneme dair notları, ‘İstanbul’da Bir Hoş Sada’ adıyla kitaplaştırılmıştır. Anna Grosser Rilke’nin satırlarını takip ederken, içimizdeki o ıssız sokaklardan çıkıp, İstanbul’un her çağda insanı içine alan çok sesli yollarına adım atarız.
İstanbul’un farklı katmanları
Anna için Beyoğlu ve Suriçi, sadece iki ayrı semt değil, iki ayrı hayat ritmi, iki farklı dünyadır. Beyoğlu’nun melez ve geçişli çehresine karşılık Suriçi çarşıların, camilerin ve köklü adetlerin korunduğu bir kaledir. Anna’nın bakışını kıymetli kılan, şehri tek bir görüntüye indirgememesi ve bir turist yüzeyselliğiyle tüketmemesidir. İstanbul’u farklı katmanlarına ayırır. Bu katmanları bazen hayranlıkla izler, bazen de Avrupalı piyanist kimliğiyle yadırgar.
Bu gözlemlerin en canlı durağı şüphesiz Galata Köprüsü’dür. Anna için bu köprü, imparatorluğun insan manzarasının kurulduğu devasa bir sahnedir. Orada Rumlar, Bulgarlar, Arnavutlar, Kürtler, Türkler ile kayıkçılar, hamallar, çarşaflı kadınlar, dilencilerle aynı koreografinin bir parçasıdır. Gördüğü şey steril bir kartpostal güzelliğinden çok hareket halindeki bir çokluk, itişen, bakan ve bekleyen canlı bir organizmadır. Üstelik bu tablo sadece renkli değil, aynı zamanda serttir. Liman çevresinin keskin kokuları, sokak köpekleri ve sefalet dikkatinden kaçmaz. Hatırat, romantik bir güzellemenin ötesine geçerek şehrin pitoresk yüzü kadar zorlayıcı gerçeklerini de tarihe not düşer.
İnsani temaslarla İstanbul
Yeni Cami çevresindeki dinginlikten çıkıp bir kebapçı dükkanının önünde durduğunda, odun ateşinde dönen kuzu etini işaretle isteyen Anna’ya aşçının “Buyrun hanımefendim!” diyen terbiyeli tavrı, kitabın ruhunu ele verir. İstanbul, büyük anlatılarla değil, küçük ve insani temaslarla görünür olur. Çınar ağacının altındaki kahve, berberler ve dilenciler bu gündelik hayat sahnesini tamamlar. Anna anlattığı bu sahnede bir yabancıdır ama asla dışarıda değildir. Bakılan olduğu kadar bakan, izlenen olduğu kadar izleyen bir figüre dönüşür.
Mısır Çarşısı’na vardığında metin duyuların alanına tamamen açılır. Tavandan süzülen ışığın, serinliğin ve dükkanların önünde ağırbaşlı bir sükunetle oturan insanların yarattığı o mistik hava, Anna’yı derinden etkiler. Burada onu cezbeden sadece baharatların zenginliği değil, davranışlardaki ritimdir. “Ne bir bağırtı ne de bir telaş vardı” diyerek Türklerin sabrı bir erdem olarak yaşayışını kaydeder. Bu gözlemler, Osmanlı İstanbul’unun zaman duygusunu dışarıdan bir gözle yakaladığı için paha biçilemezdir.
Anna’nın asıl gücü, şehri sadece seyretmekle kalmayıp ona ses vermesindedir. Müzisyen olarak İstanbul’da bir yaylı sazlar dörtlüsü kurması, oda müziği etrafında insanları toplaması, yalnızlık zamanlarında müziği bir ‘ilahi bir güç’ olarak görmesi bir yabancı olarak şehre tutunma biçimidir. Onun İstanbul’u duyulan bir şehirdir. Ancak bu zarafetin arka planında her zaman imparatorluğun jeopolitiği sızmadan durmaz. Bağdat Demiryolu, Alman etkisi ve Sultan Abdülhamid dönemi entrikaları satır aralarında kendini hissettirir.
Anna Grosser Rilke ile eski İstanbul’da yürümek, sadece nostaljik bir gezi değil, bugünün yorgun ve hızlı insanı için başka bir dikkat biçimini hatırlamaktır. Rilke’nin kimseyle karşılaşmadan kendi içinde yürümesinden başlayıp Anna’nın kalabalık sokaklarına çıktığımızda bir gerçeği hatırlarız. Olayları, şehirleri gerçekten görebilmek için önce biraz içimize çekilmemiz gerekir. Ancak o zaman köprülerin kalabalığını, çarşıların kokusunu ve bir devrin geride bıraktığı o kırılgan ama vakur sesi duyabiliriz. Geriye de gerçekten, bir hoş bir sada kalıyor.