Medeniyetin çöküşü gürültülü patlamalarla değil, aklın sessizce geri çekilmesiyle başlar. Bazı düşünürler, tarihin bu sessiz kırılma anlarını bir sismograf titizliğiyle henüz sarsıntı başlamadan kaydederler. 1938 yılının o tekinsiz atmosferinde, Avrupa uçurumun kenarında sendelerken yayınlanan ´The War Against the West´ (Batı´ya Karşı Savaş), işte bu mutlak sessizliği bozan bir feryattır. Bu eser Macar asıllı Yahudi siyaset felsefecisi ve ahlak kuramcısı Aurel Kolnai´nin, bir medeniyetin kendi elleriyle beslediği akıl dışılığa, kabileciliğe ve nefrete karşı gerçekleştirdiği çarpıcı bir otopsisidir.
Kolnai bu satırları kaleme aldığında, II. Dünya Savaşı’nın ilk kurşunu henüz atılmamıştı. Ancak onun zihninde savaş, tanklardan ve uçaklardan önce, insan ruhunu ve aklını ilhak eden bir zihin vebası olarak çoktan başlamıştı. Bugün, 21. yüzyılın dijital kutuplaşmaları ve yeni popülizm dalgaları arasında Kolnai’nin uyarılarına bakmak, aslında hiç bitmemiş bir savaşın yeni cephelerini, tanıdık bir düşmanın modern maskelerini keşfetmek gibi.
Bir Entelektüelin Gören Gözü Olarak Yahudi Kimliği
Kolnai’yi sadece bir siyaset bilimci olarak değil, bir tanık olarak anlamanın gerekli olduğunu düşünüyorum. 1900 yılında Budapeşte’de asimile olmuş bir Yahudi ailesinin çocuğu olarak dünyaya gelmesi, onun hayat boyu taşıyacağı o ayrıcalıklı ama bir o kadar da tehlikeli gözlemci pozisyonunu belirledi. Daha sonra Katolikliğe geçmesi, Nazi ideolojisinin onun üzerindeki Yahudi damgasını silmeye yetmeyecekti. Onun Yahudi kimliği, aslında kendisine bir nevi erken teşhis yeteneği sağlıyordu. Tarih boyunca zulmün ilk hedefi olan bir halkın ferdi olarak Kolnai, Avrupa’nın liberal değerlerinin ne kadar pamuk ipliğine bağlı olduğunu, çoğunluğun konforlu uykusunda hissedemediği bir ürpertiyle biliyordu.
Kolnai, bu hacimli eserinde Nazizmin sadece bir hükümet değişikliği olmadığını, Batı medeniyetinin üzerine inşa edildiği hukuk, birey ve evrensel ahlak ilkelerine karşı kökten bir karşı-devrim olduğunu savunur. Dönemin Alman düşünce dünyasını didik didik ederek, rasyonalizmin yerini nasıl ‘kan ve toprak’ mitinin aldığını kanıtlarıyla ortaya koyar. Kolnai’ye göre bu, sınırların ötesindeki bir ordunun tehdidinden çok daha derindedir. Zira bu durum insanın düşünme yetisinin bir kabile bilincine kurban edilmesidir. İşte bu yüzden onun en çarpıcı tespiti, düşmanın sadece sınır hatlarında değil, aklın reddedildiği ve kabileci dürtülerin kutsandığı her düşünce kırıntısında, her ‘biz ve onlar’ ayrımında gizli olduğudur.

Sürgün: Evsizleşen Bir Zihnin Direnişi
Kolnai’nin biyografisi, kitabında anlattığı o büyük kuşatmanın kişisel bir haritası gibidir. 1930’ların başında Viyana’da fenomenoloji üzerine çalışırken, Nazizmin yükselişiyle birlikte şehri terk etmek zorunda kalır. Kaçış durakları Viyana, Paris, Londra ve nihayet New York’tur. Gittiği yerler o dönem dünyasında özgürlüğün nefes alabildiği son kalelerin listesi gibidir.
Bu sadece fiziksel bir yer değiştirme değil, bir düşünce adamının ‘evsizleşme’ trajedisidir. Ancak Kolnai, bavuluna sığdırdığı felsefi disipliniyle savaşı sürdürür. Edmund Husserl’in öğrencisi olmanın getirdiği analitik titizlikle, kötülüğün sadece politik değil, ontolojik bir analizini yapar. Faşizmin sadece bir ordu gücü olmadığını, aslında insanın ‘düşünme sorumluluğundan’ kaçışının bir sonucu olduğunu savunur. Onun için medeniyet coğrafi bir bölge değil, bir ahlaki duruş olup bu duruş kaybedildiğinde vatan dediğimiz yerin koca bir hapishaneye dönüşebileceğinin altını çizer.
Günümüzün ‘Gri Alanları’ ve Mutlak Kötülük
Modern dünyanın en sinsi hastalığı, her şeyi göreceli kılma ve kötülüğü meşrulaştıran ‘ama’lara sığınma çabasıdır. Kolnai’nin eserinde ısrarla vurguladığı ‘ahlaki kesinlik’, bugünün dünyasındaki gri alanlarda kaybolan modern insan için kritik bir pusula sunar. Kolnai, Nazizmi analiz ederken onun ne kadar ‘akıl dışı’ bir temel üzerine oturduğunu kanıtlar.
Kolnai’nin 1938’de teşhis ettiği ‘akıl dışılık salgını’, bugün dijital bir mutasyonla yeniden karşımızda duruyor. Sosyal medya algoritmalarının yarattığı yankı odaları ve komplo teorilerinin bilimsel gerçekliği kuşatması, sadece bir teknoloji sorunu değil, Kolnai’nin uyardığı o büyük zemin kaymasının modern tezahürüdür. Gerçekliğin yerini kolektif duyguların ve ‘post-truth’ anlatıların aldığı bu atmosferde, nesnel doğru artık toplumsal mutabakatın kurbanı haline getirilmiştir.
İşte bu noktada Kolnai, ahlaki rölativizmin (yani ‘herkesin doğrusu kendine’ anlayışının) nasıl bir felakete kapı araladığını hatırlatır. Yahudi tecrübesi, kötülüğün göreceli olmadığını ve bir fikir tartışması olarak başlayıp kitle imhasına varan o sürecin asla masum bir düşünce özgürlüğü sayılamayacağını tarihin en ağır bedeliyle öğrenmiştir. Medeniyetin en zayıf halkası olarak görülen ‘öteki’ye yönelen her saldırı, aslında tüm binanın temeline vurulan bir balyozdur. Zira hukuk ve ahlak bir kez esnetildiğinde, artık hiç kimse güvende değildir. Kolnai’nin metni, bu yıkıcı sarsıntının ilk başladığı anı yakalayan ve bizi bugün bile uykumuzdan uyandırmaya çalışan bir radyo sinyali gibidir.
Yarım Kalan Bir Uyarıyı Tamamlamak
Aurel Kolnai, 1973 yılında Londra’da hayata gözlerini yumduğunda arkasında devasa bir felsefi miras bıraktı. Ancak ‘The War Against the West’, onun en yaşayan eseri olmaya devam ediyor. Yazıldığı dönemde bir felaket senaryosu gibi görülen bu metin, bugün bir hatırlatma aracı olarak karşımızda duruyor. Zira medeniyet, üzerine titrediğimiz sarsılmaz bir kale değil, her gün yeniden kazanılması gereken mevziler toplamıdır. Onu savunmayı bıraktığımız, barbarlığın ayak seslerini normal karşıladığımız ve hakikatin eğilip bükülmesine göz yumduğumuz an, her şey bir sis bulutu gibi buharlaşır.
Kolnai’nin yaklaşık bir asır evvelinden gelen feryadı, büyük savaşların cephelerde değil, önce zihinlerde kaybedildiğini fısıldıyor. Bu nedenle her sabah uyandığımızda aklımızı, vicdanımızı ve insan kalma irademizi ne pahasına olursa olsun savunup savunmayacağımızla ilgili verdiğimiz o sessiz, tek kişilik ve derin karar, bugün artık entelektüel bir tercih değil, varoluşsal bir zorunluluk.