Enflasyon çoğu zaman bir istatistik sorunu gibi ele alınır. Yüzdeler konuşur, grafikler yükselir, merkez bankaları ´beklentiler´den söz eder. Oysa gündelik hayatta enflasyon, TÜFE sepetinden çok daha somut bir yerde yaşanır: market rafının önünde, cüzdan açılırken yaşanan kısa bir sessizlikte, “Geçen ay bu böyle değildi” cümlesinde. Enflasyon, yalnızca fiyatları değil, duyguları da artırır. Hatta bazı durumlarda, duyguların zam oranı resmi rakamların çok üzerindedir.
İktisat literatürü uzun yıllar boyunca bireyi rasyonel varsaydı. Fiyat artar, talep düşer; gelir artar, tüketim yükselir. Ne var ki yüksek ve kalıcı enflasyon dönemlerinde bu denklemler bozulur. Çünkü birey artık yalnızca matematikle değil, hafızasıyla ve kaygısıyla karar verir. Davranışsal iktisadın bize hatırlattığı temel gerçek şudur: İnsanlar fiyatları değil, fiyatların kendilerinde uyandırdığı hisleri hatırlar.
Bugün birçok tüketici için alışveriş, basit bir ihtiyaç giderme faaliyeti olmaktan çıkmış, küçük bir psikolojik dayanıklılık testine dönüşmüştür. Raflardaki etiketler sık değiştiği için bireyler artık mevcut fiyatı değil, “olması gerektiğini düşündükleri” fiyatı referans alır. Bu referans noktası ise çoğu zaman aylar, hatta yıllar öncesine aittir. Sonuç kaçınılmazdır: Her alışverişte hissedilen küçük bir kayıp duygusu.
Davranışsal iktisatta buna kayıp aversiyonu denir. İnsanlar kazançtan çok kayba odaklanır. Enflasyonist ortamlarda bu mekanizma sürekli tetiklenir. Çünkü birey, maaşı artsa bile satın alma gücünün eridiğini hisseder. Bu noktada resmi enflasyon oranları ile hissedilen enflasyon arasındaki makas açılır. Ekonomistler yüzde 60’tan söz ederken, mutfakta hissedilen oran yüzde 120’dir. Aradaki fark, istatistik hatasından değil, psikolojiden kaynaklanır.
Enflasyonun bir diğer görünmez maliyeti de zihinsel yorgunluktur. Fiyatların istikrarlı olduğu bir ekonomide birey kararlarını otomatik pilotta alır. Oysa fiyatların hızla değiştiği ortamlarda her alışveriş bir hesaplama egzersizine dönüşür. “Bugün mü alsam, yarın mı?”, “Bu fiyat pahalı mı, yoksa yeni normal mi?” soruları zihni meşgul eder. İktisat literatüründe buna nadiren yer verilir, ancak enflasyon aynı zamanda bir bilişsel verimlilik düşüşü yaratır.

Eskiden…
Bu yorgunluğun mizahi bir karşılığı da vardır: Toplum, fiyatları ezberleyen değil, geçmiş fiyatların yasını tutan bireylerden oluşur. “Eskiden şuydu” cümlesi bir ekonomi terimine dönüşür. Market sohbetleri, kişisel anıdan çok kolektif bir travma paylaşımı gibidir. Enflasyon, bireyleri istemeden de olsa amatör iktisatçıya çevirir; herkesin bir fiyat teorisi vardır ama kimsenin içi rahat değildir.
İşin ilginç tarafı, bu psikolojik etki sadece düşük gelir gruplarında görülmez. Orta ve yüksek gelirli bireyler de enflasyon karşısında benzer tepkiler verir. Çünkü mesele mutlak yoksullaşma değil, kontrol kaybı hissidir. Fiyatların öngörülemez hale gelmesi, bireyin ekonomik geleceğine dair algısını zedeler. Bu durum, tasarruf davranışlarını da bozar. İnsanlar ya aşırı temkinli olur ya da tam tersine “nasıl olsa eriyecek” düşüncesiyle harcamayı öne çeker.
Burada enflasyonun sosyal bir boyutu da devreye girer. Toplumda yaygınlaşan ekonomik huzursuzluk, bireysel sorunların kolektif bir normal haline gelmesine yol açar. Kimse kendini “yanlış yönetmiş” hissetmez; herkes sistemin mağdurudur. Bu durum kısa vadede bireyi rahatlatır, ancak uzun vadede ekonomik davranışlarda fatalist bir tutum yaratır. Plan yapmak anlamsızlaşır, gelecek bugüne sıkışır.
Merkez bankalarının “enflasyon beklentileri” vurgusu tam da bu noktada anlam kazanır. Beklenti yalnızca teknik bir kavram değil, toplumsal bir ruh hâlidir. İnsanlar fiyatların artmaya devam edeceğine inanıyorsa, bu inanç davranışlara yansır ve enflasyon kendi kendini besler. Böylece rakamlarla başlayan süreç, duygularla devam eder.
Kanımca enflasyon, sadece parasal bir olgu değildir; aynı zamanda psikolojik, sosyolojik ve hatta kültürel bir süreç haline geldi. Ekonomi politikaları tasarlanırken bu boyutun ihmal edilmesi, tedavinin semptomlara odaklanıp hastayı görmezden gelmesi anlamına gelir. Çünkü enflasyonla mücadele, yalnızca fiyatları değil, beklentileri ve duyguları da istikrara kavuşturmayı gerektirir.
Belki de enflasyonu gerçekten düşürmeye başladığımızı, grafiklerden önce market raflarının önünde durup derin bir nefes alabildiğimiz gün anlayacağız. O gün geldiğinde, sadece fiyatlar değil, duygular da normale dönecek.