Müzeler sessizce dolaşıp sergiledikleri işlerin pasifçe izlenmesi gereken alanlar mıdır? Yoksa müzeler çocuk hallerimizi yeniden keşfedeceğimiz, eğleneceğimiz, izlediğimiz sanat eserlerini izlerken yeniden yaratacağımız, bir anlamda içimizdeki sanatçı ruhla buluşacağımız alanlar mıdır?
Geçen ay Sakıp Sabancı Müzesi’nde ‘Yoko Ono: İçses ve İçyapı’ sergisini, Sg İmalathane’de uzun zamandır birlikte sanat konuştuğumuz Nihal Elvan Erturan ve diğer arkadaşlarımla gezdim. Bütün yaz ayrı kalmıştık. Özlem giderdiğimiz bu ilk buluşmada enerjimiz de sesimiz de her zamankinden yüksekti. Üstelik Yoko Ono’nun ziyaretçiye açtığı oyun alanı da ister istemez sesimizin yükselmesine katkıda bulunuyordu. Sergi boyunca kendime aynı soruyu sorup durdum: Müzeler bir kütüphane gibi sessizce mi dolaşılmalı? Yoksa hele de serginin daveti buysa oyuna katılmak, biraz da gürültü yapmak mümkün mü?
Bu soru müzecilikte yeni değil. Amerikalı sanat tarihçisi Carol Duncan müzeleri bir tür ritüel mekânı olarak tanımlar. Orada nasıl yürüyeceğimiz, nerede duracağımız, ne kadar alçak sesle konuşacağımız önceden belirlenmiştir. İngiliz kültür sosyoloğu ve kuramcı Tony Bennett 19. yüzyıl müzesinin halkı ‘terbiye etmek’ için doğduğunu hatırlatır. Yani o saygılı sessizlik öğrenilmiş bir davranıştır. Öte yandan bu fikrin karşı damarı da en az bir asırlık. Hollandalı kültür tarihçisi Johan Huizinga, Homo Ludens’te oyunu kültürün kaynağına yerleştirir. Oyunun kurduğu ‘büyülü çember’in içinde ciddiyet ile eğlence birbirini dışlamaz. Amerikalı deneyim tasarımcısı, yazar ve müze yöneticisi Nina Simon ‘The Participatory Museum’ kitabında ziyaretçiyi izleyici olmaktan çıkarıp ortak üreticiye dönüştürmeyi savunur. Yoko Ono da 1964 tarihli Greyfurt’tan beri tam olarak bunu yapıyor: Onun eserleri ancak talimatlar doğrultusunda izleyici onları tamamladığında var oluyor.
Ono müzenin bahçesindeki enstalasyonunda bizi farklı yükseklikteki merdivenlere tırmanmaya çağırıp soruyordu: “Gökyüzü yukarıdan daha mı yakın görünür?” Tırmanırken gökyüzünü yokluyorduk ama kendimizi de yokluyorduk. Gökyüzü daha yükseğe çıktığımız için mi daha yakındı yoksa dikkatimizi ona çevirdiğimiz için mi? İçeride, farklı yükseklik ve genişlikteki koridorlarda bu kez eğilerek, büzülerek yürüdük. Bazı geçitlere çocukluğumuzdaki gibi sığmaya çalıştık. Bedenimiz mekâna uydukça bakışımız da değişiyordu.
Haritaya ‘barış’ damgasını vurduğumuzda seçtiğimiz coğrafyaya barış gelecek miydi? Gelecekse bunu sağlayan haritaya vurduğumuz damga mı olacaktı yoksa barışı özlemenin ve ona bir adım atmaya niyetlenmenin ortak gücü mü? Ono’nun John Lennon’la dünyanın dört bir yanına astığı “WAR IS OVER! If You Want It” afişleri de aynı cevabı veriyordu: “Savaş, istersen biter”. Ucunda bayrak dalgalanmayan gönderler ise sanki sınırsızlığın ancak bütüne vardığımızda mümkün olduğunu fısıldıyordu.
Bembeyaz kareler üzerinde, bembeyaz taşlarla satranç oynadık. Ono’nun ‘Play It By Trust/Güvenle Oyna’ adlı bu çalışmasında oyun ilerledikçe hangi taşın kime ait olduğu, kimin “rakip” olduğu belirsizleşiyor. Sonunda insan karşısındakini yenmeyi bırakıp onunla birlikte oyunu sürdürmeye odaklanıyor. Belki de ‘biz’ ile ‘onlar’ arasındaki farkın sandığımız kadar büyük olmadığını en iyi oynarken anlıyoruz.
Bir köşedeki mikrofon bizi ormana çığlık atmaya çağırıyordu. Bu çığlık fısıltıyla mı atılmalıydı? Ya da atılan bu çığlık serginin başka köşelerinde kahkahaya dönüşüyorsa mesaj hafife mi alınmış oluyordu? Huizinga’ya kulak verirsek hayır: Oyun, ciddiyetin karşıtı değil tam tersine onun en eski biçimlerinden biridir. Peki oyunun hiç sınırı yok mudur? Ono bu soruyu 1964'te ‘Cut Piece’ ile sormuştu. Sahnede hareketsiz oturmuş izleyicilerin makasla kıyafetlerini kesip kendisinden bir şey almasına izin vermişti. Soru şuydu: İzleyiciye oyunun kontrolünü verdiğinizde, o neyi seçer?
Nitekim sergi yalnızca gürültüye davet etmiyordu. Bir odadan çığlıklar yükselirken, bir başkasında insanlar sessizce kırık fincanları onarıyordu. ‘Yükseliş’ ise kadınları, yaşadıkları şiddeti ve haksızlıkları yazıya ve fotoğrafa dökerek esere katılmaya çağırıyordu. Ono’nun oyun alanında kahkaha da vardı dilekler de vardı, sabır da vardı yas da.
Dünyanın pek çok müzesinde sessiz ve saygılı olan bizler, bu sergide duygularımızı yüksek perdeden yaşadık. Bize yöneltilen yargılayıcı bakışlar haksız mıydı? Belki de iki taraf da kendi ritüeline sadık kalıyordu: biri tapınağın, diğeri oyun alanının. Belki de mesele sesin yüksekliği değil, hangi oyuna katıldığımızın farkında olmaktı. İç ses bazen dış ses kadar güçlüdür. Bazen de onu duyabilmek için önce gökyüzüne doğru bağırmak gerekir.
Meraklısına Not:
‘Yoko Ono: İçses ve İçyapı’ sergisi 27 Aralık 2026'ya kadar Sakıp Sabancı Müzesi’nde. Pazartesi günleri hariç her gün 10.00–18.00 saatleri arasında ziyaret edilebiliyor.
‘Nina Simon da The Participatory Museum’ (2010) adlı kitabı gördüğüm kadarıyla Türkçeye çevrilmemiş. Ancak kitabın İngilizce tam metnini participatorymuseum.org adresinde ücretsiz okuyabilirsiniz. https://participatorymuseum.org/about-the-author/