Avrupa Birliği'ne yönelik en büyük tehdit, Rusya'nın saldırganlığı, Çin'in ihracatı ya da ABD Başkanı Donald Trump değil de, aslında bizzat birliğin kendi içinden geliyor sanki.
İspanya’daki genel seçimler, Fransa’daki cumhurbaşkanlığı seçimleriyle Almanya’daki eyalet seçimleri yaklaşırken, illiberal ve milliyetçi partilerin güçlenmesiyle Avrupa Birliği’nin geleceğine şüpheyle bakanların sayısı artıyor.
Avrupa'da aşırı sağ partilerin yükselişinin en önemli nedenlerinden biri göç. Bugün Avrupalıların yüzde 65’i kontrolsüz göçten endişe duyuyor. İşgücü ihtiyacı, insan hakları ve mülteci koruması değerleri derken sınır kapıları hiçbir zaman kapanmadı. Gelen nüfusun zaman içerisinde başarılı bir biçimde entegre edilebileceği düşünüldü. Maalesef evdeki hesap çarşıya uymadı. Dolayısıyla aşırı sağ partilerin yükselişi körüklendi.
Bu partiler Avrupa’nın önemli ülkelerinde iktidara doğru koşar adımlarla ilerlerken fikirlerini ve planlarını daha net belirtmeye başladılar. Artık sadece AB politikalarını değil, ortak egemenlikten ortak kurallara kadar Birliğin temel mantığını da sorguluyorlar. Son zamanlarda Birliği dağıtmak veya terk etmek yerine, değişim odaklı bir yaklaşıma yöneldiler.
Almanya'nın aşırı sağ partisi AfD buna bir örnektir. Yakın zamanda Avrupa için yeni bir anlaşma sundu. AfD planı, doğrudan seçilen Avrupa Parlamentosu yerine ulusal parlamentoların gönderdiği delegelerden oluşan bir yapı öngörüyor. Ayrıca Avrupa Komisyonu'nun yetkilerini ve AB hukukunun üstünlüğünü de ciddi biçimde sınırlandırıyor.
Fransa’da ise Le Pen artık Fransa’nın AB’den ve eurodan çıkmasını savunmuyor. Ancak daha fazla entegrasyona da karşı. Göç ve sınırların ülkelerin kendi kontrolünde olmasını savunuyor. Birlik olsun ama egemenlik Avrupa’nın değil, ulusların olsun diyor.
Aşırı sağ partilerin ileri sürdüği bu planların AB'yi zayıflatacağını ve Avrupa’yı gerileteceğini düşünen kesimler var. Güvenliği sağlama, refahı sürdürme ve ortak zorlukların üstesinden gelme konusunda kolektif kapasite kaybolacak. Jeopolitik dengelerin değiştiği bu dönemde zayıflayan bir AB, Avrupalıları daha savunmasız bırakacak. Bunun da zaten Rusya’nın en çok istediği şey olduğu söyleniyor.
Ancak Avrupa’nın geleceğini tehdit eden asıl mesele Birliğin dağılıp dağılmaması değil. Zaten şu anda var olan ekonomik gerilemenin şiddeti her iki durumda da artabilir. Avrupa bugün yavaşlayan verimlilik, yüksek enerji maliyetleri, inovasyon eksikliği, sanayide daralma ve kontrolsüz göç gibi büyük sorunlarla karşı karşıya. Bunlara orta ve uzun vadede çözüm bulunamazsa ne olacak?
Üstelik dünya son 10 yıldır süper güçlerin kutuplaşmasıyla şekilleniyor. Avrupa Birliği ise nüfusu ve ekonomik büyüklüğüyle bu yeni düzende süper güç olma potansiyeline sahip. Bu vizyonu gerçekleştirmenin yolu, daha fazla veya daha az entegrasyon değil; daha seçici bir entegrasyon olmalı. Göç bunun bir örneği. Hangi göç, ne kadar göç, hangi kurallarla nasıl bir entegrasyon olacak?
Rusya’nın Avrupa Birliği’ni bir tehdit olarak gördüğü ve ABD’nin Avrupa’ya verdiği güvenlik garantilerinin azaldığı bir dönemdeyiz. Avrupa Birliği’nin değişim süreci ne olursa olsun kendi güvenliğini sağlayacak ortak bir savunma kapasitesi oluşturması şart. Sadece NATO’ya güvenerek ilerleyemez.
Avrupa akıllı hamlelerle Birliği koruyabilir. Bazı alanlarda egemenliği uluslara bırakabilir. Ancak savunma, güvenlik, enerji, inovasyon ve küresel rekabet gibi tek başına ülkelerin yeterli olamayacağı alanlarda daha güçlü bir Avrupa yaratmak mümkün. Böyle bir model hem milliyetçi partilerin egemenlik taleplerine cevap verebilir hem de Avrupa’nın ortak hareket etme gücünü koruyabilir.
Belki de önümüzdeki dönemin en büyük mücadelesi, Birliği bugünkü haliyle korumak değil, bu dengeyi kurabilmek olacak. Çünkü değişen dünya düzeninde asıl soru, Avrupa’nın gerektiğinde birlikte hareket ederek kendi kaderini belirleyebilecek bir güç olup olmayacağıdır.