Fransız siyaset düşünürü ve çağımız filozoflarından Jacques Rancière’in duyumsanabilir olanın paylaşımı kavramı, siyaseti yalnızca kurumlar ve iktidar ilişkileri üzerinden değil, kimlerin sözünün anlamlı kabul edildiği, kimlerin sesinin ise gürültüye indirgendiği üzerinden düşünmemizi sağlarken, yine Fransız sosyolog Pierre Bourdieu’nün sembolik iktidar yaklaşımı ise bu ayrımların toplumsal güç ilişkileri içinde nasıl kurulduğunu ve meşrulaştırıldığını açıklar.
Pierre Bourdieu'ye göre iktidar, yalnızca devletin, polisin, hukukun veya ekonomik gücün elinde bulunan bir şey değildir. İktidarın en etkili biçimlerinden biri, insanların dünyayı nasıl gördüğünü, neyi doğru kabul ettiğini ve neyi doğal bulduğunu şekillendirebilme gücüdür.
Bourdieu buna sembolik iktidar der.
Bu yaklaşım özellikle siyasi seçimleri, seçmen davranışlarını, medyanın etkisini ve siyasi liderlerin toplum üzerindeki gücünü anlamak açısından önemlidir.
Sembolik iktidar, bir düşünceyi, sınıflandırmayı veya toplumsal düzeni insanlar tarafından meşru ve doğal kabul edilir hâle getirebilme gücüdür.
Örneğin bir toplumda sürekli olarak şu düşünceler tekrar ediliyorsa:
• Güçlü lider olmadan ülke yönetilemez.
• Ekonomik sorunların çözümü için bazı fedakârlıklar kaçınılmazdır.
• Belirli toplumsal gruplar ülkenin gerçek temsilcileridir.
• Bazı siyasi görüşler meşru, bazıları ise tehlikelidir.
Bu düşünceler zamanla yalnızca siyasi iddialar olarak değil, toplumun bir bölümünde sorgulanmadan kabul edilen gerçekler olarak algılanabilir.
Bir insan kendi siyasi görüşünün tamamen bağımsız biçimde oluşturduğunu düşünebilir. Ancak kullandığı kavramlar, önemli gördüğü sorunlar ve siyasi olayları değerlendirme ölçütleri içinde yaşadığı toplum tarafından şekillendirilmiş olabilir.
Bourdieu'nün yaklaşımında sembolik iktidar, yalnızca insanların ne düşündüğünü değil, hangi düşünme biçimlerini doğal ve meşru kabul ettiklerini de etkiler.
Burada doxa kavramı önem kazanır.
Doxa, belirli bir toplumsal alanda sorgulanmadan kabul edilen, kendiliğinden doğruymuş gibi görünen varsayımlardır.
İsrail’deki seçim sonuçları ne olursa olsun, Netanyahu rejiminin artık sona ermesi, İsrail’in belirli çevrelerde dünya üzerindeki tüm kötülüklerin sorumlusu olarak görülmemesi için elzemdir. Geçtiğimiz hafta İspanya’daki elim tren kazasının hemen sonrasında kullanıcıların Grok üzerinden İsrail bağlantısı sorması ve ardından üretilen komplo teorilerinden tutun da şu anda başta Fransa olmak üzere birçok ülkedeki öğrenci protestolarına kadar mevcut her durumda sorumlu görülmesinin ardından, artık vadesini gerek kendi halkına gerekse de dünya kamuoyuna çoktan tamamlamış ve birçok konuda hesap vermesi gereken Netanyahu dönemi sona ermelidir. Sadece Trump’ın son anda verdiği destek mesajından bile bunu anlayabilmek mümkün…
Jacques Rancière’e göre siyaset, yalnızca iktidarı ele geçirmek değil, toplumda sesi duyulmayanların kendilerini eşit bireyler olarak görünür kılmasıdır.”
Pierre Bourdieu’ye göre ise sembolik iktidar kavramında siyasi aktör, kendi yorumunu toplumun gerçekliği algılama biçimi hâline getirebilir. Neyin tartışılmaya değer olduğunu belirleme gücü de sembolik iktidarın bir parçasıdır. Örneğin bir seçim döneminde sürekli liderlerin kişilikleri tartışılırken gelir dağılımı, gittikçe artan fakirlik, eğitim eşitsizliği veya çalışma koşulları daha az görünür olabilir.
Bourdieu’ye göre, siyasi iktidar yalnızca insanların nasıl oy verdiğini etkilemek değildir; insanların siyasi dünyayı hangi kavramlarla düşündüğünü etkileyebilmektir.
Netanyahu’nun mevcut durumda halen oy alabildiğini gördüğümüzde, ister istemez medya ve muhalefetin rolünü tekrardan kurgulaması gerektiğini hatırlamak mümkün.
Bir siyasi iktidar, insanların yalnızca tercihlerini değil, neyi sorun olarak göreceklerini de belirleyebiliyorsa, muhalefetin yalnızca farklı çözümler önermesi yeterli midir? Yoksa önce toplumun sorunları algılama biçimini mi değiştirmesi gerekir?
Değişimin ve umudun yeşerebildiği bir dönem dileğiyle!