Sicilya: Avrupa'nın unuttuğu Müslüman ada

Selin BARLAS Köşe Yazısı
28 Ekim 2026 Çarşamba

Bugün Sicilya deyince aklımıza Palermo’nun dar sokakları, limon ve portakal bahçeleri, görkemli kiliseler, Akdeniz mutfağı ve belki biraz da mafya hikâyeleri geliyor. Oysa adanın geçmişini biraz kazıdığınızda karşınıza çok farklı bir Sicilya çıkıyor.

Arapça konuşulan, camilerinde ezan okunan, Kuzey Afrika’yla yoğun ticaret yapan, Müslüman âlimlerin ve tüccarların yaşadığı bir Sicilya…

Hikâye 827 yılında başlıyor. Kuzey Afrika’daki Ağlebîler adına Sicilya’ya çıkan ordunun başında oldukça sıra dışı bir isim vardı: Esed bin Furat. Çünkü o yalnızca bir asker değildi; aynı zamanda hukukçu, kadı ve din âlimiydi.

Sicilya’nın fethi bir anda gerçekleşmedi. Palermo 831’de, Siraküza 878’de, Taormina ise 902’de Müslümanların eline geçti. Yani Bizans ile Müslüman güçler arasındaki mücadele onlarca yıl sürdü.

Zamanla Palermo, Arapça kaynaklardaki adıyla Balarm, Akdeniz’in önemli ticaret ve kültür merkezlerinden biri haline geldi. Kuzey Afrika ile Sicilya arasındaki deniz artık yalnızca savaşçıların değil; tüccarların, zanaatkârların, âlimlerin ve farklı kültürlerin de geçtiği bir yoldu.

Sicilya’nın tarımsal yapısı da bu dönemde önemli bir dönüşüm yaşadı. Sulama teknikleri geliştirildi, bahçe tarımı yaygınlaştı; narenciye, şeker kamışı ve farklı ürünlerin yetiştirilmesi ve ticareti genişledi. Bugün Sicilya ile özdeşleştirdiğimiz bereketli Akdeniz bahçelerinin tarihinde İslam dünyasıyla kurulan bu bağlantının önemli bir yeri var.

Adanın idari coğrafyasında daha sonra üç ‘Val’ öne çıktı: Val di Mazara, Val di Noto ve Val Demone.

Val di Mazara, Palermo’nun da bulunduğu batı kesimiydi ve Müslüman-Arap etkisinin en yoğun olduğu bölgeydi. Val di Noto güneydoğuyu, Val Demone ise Messina ve kuzeydoğu Sicilya’yı kapsıyordu. Özellikle Val Demone’de Bizans geleneğini sürdüren Rumca konuşan Hristiyan nüfus daha güçlü kaldı.

‘Val’ sözcüğünün Arapça wilāya, yani ‘vilayet’ kelimesinden geldiği sık sık söylenir. Ancak bunun kesinliği tarihçiler arasında tartışmalıdır. Aynı şekilde Sicilya’nın bu üçlü idari yapısının doğrudan 827’de kurulup hiç değişmeden devam ettiğini söylemek de doğru olmaz. Buna rağmen üç valli, Sicilya’nın Müslüman geçmişinin sonraki yüzyıllara taşınan en ilginç idari miraslarından biridir.

Ve burada önemli bir nokta var: Sicilya hiçbir zaman tek renkli bir ada değildi.

Müslümanlar, Rum Hristiyanlar, Latin Hristiyanlar ve Yahudiler aynı coğrafyada yaşıyordu. Batıda Müslüman ve Arapça konuşan nüfus daha güçlüyken, kuzeydoğuda Hristiyan nüfus ağırlığını koruyordu.

Sonra 11. yüzyılda Normanlar geldi.

1091’de Normanların askerî hâkimiyeti tamamlandığında Müslüman Sicilya siyasi anlamda sona ermişti. Fakat kültürel anlamda sona ermedi.

İşin en şaşırtıcı tarafı da bu.

Normanlar Sicilya’yı fethetti ama Sicilya da bir bakıma Normanları değiştirdi.

Yeni Hristiyan hükümdarlar Müslüman döneminden kalan idari bilgi ve uygulamaların bir bölümünü kullanmaya devam ettiler. Arapça bilen görevliler saray bürokrasisinde çalıştı. Müslüman askerler Norman ordularında görev yaptı. İslam dünyasının mimari ve sanatsal dili Hristiyan kralların saraylarına girdi.

Özellikle Sicilya Kralı II. Roger’ın Palermo’daki sarayı dönemi için olağanüstü bir yerdi. Yönetimde Latince, Yunanca ve Arapçanın yan yana kullanılabildiği çok kültürlü bir dünya ortaya çıktı.

Roger’ın sarayındaki en ilginç isimlerden biri Müslüman coğrafyacı Muhammed el-İdrisî idi. El-İdrisî, Hristiyan kral için dönemin en önemli dünya coğrafyası çalışmalarından birini hazırladı.

Düşünün…

Haçlı Seferleri çağındayız. Akdeniz’in başka bölgelerinde Hristiyanlarla Müslümanlar savaşıyor. Sicilya’da ise bir Hristiyan kral, dünyayı daha iyi anlamak için Müslüman bir bilim insanıyla çalışıyor.

Palermo’daki Cappella Palatina ise bütün bu hikâyenin adeta taşa işlenmiş hali.

Bir Hristiyan kraliyet şapeline giriyorsunuz; Bizans mozaiklerini görüyorsunuz. Başınızı tavana kaldırdığınızda ise İslam sanatının karakteristik mukarnasları karşınıza çıkıyor. Latin, Bizans ve İslam sanat gelenekleri aynı binada buluşuyor.

Bugün Palermo, Monreale ve Cefalù’daki Arap-Norman eserlerinin UNESCO Dünya Mirası olarak kabul edilmesinin ardında da bu olağanüstü kültürel sentez var.

Elbette Sicilya’yı ‘Müslümanların, Hristiyanların ve Yahudilerin kusursuz biçimde kardeşçe yaşadığı bir hoşgörü cenneti’ olarak romantikleştirmek de doğru olmaz. Savaşlar vardı, eşitsizlikler vardı, dinî ve hukuki ayrımlar vardı. Zamanla siyasi dengeler değişti, çatışmalar arttı. 13. yüzyılda II. Friedrich döneminde Sicilya’daki Müslüman nüfusun önemli bir bölümü İtalya anakarasındaki Lucera’ya sürüldü ya da zorunlu olarak nakledildi.

Böylece Müslüman Sicilya toplumsal ve siyasi olarak yavaş yavaş tarihe karıştı.

Fakat medeniyetlerin ilginç bir özelliği var: İnsanları gidebilir ama kelimeleri, yemekleri, mimarisi ve alışkanlıkları kalır.

Bugün Sicilya haritasında bile bu geçmişin izlerine rastlamak mümkün. Marsala adında Arapça marsā, yani ‘liman’ kelimesinin; ‘Calt-‘ ile başlayan bazı yer adlarında ise Arapça qal’a, yani ‘kale’ sözcüğünün izleri görülüyor.

Belki Sicilya’nın hikâyesini bugün yeniden hatırlamamızın nedeni de bu.

Biz tarihi çoğu zaman Doğu ve Batı, İslam ve Hristiyanlık, Avrupa ve Ortadoğu, biz ve onlar diye ayırarak anlatıyoruz.

Oysa Sicilya bütün bu sınırları birbirine karıştırıyor.

Aynı adada önce Müslüman hükümdarlar Hristiyanları yönetti; daha sonra Hristiyan krallar Müslüman askerlerden, Arapça bilen bürokratlardan ve Müslüman bilim insanlarından yararlandı. İslam sanatının izleri Hristiyan kiliselerinin tavanlarına kadar ulaştı.

Savaş da vardı, fetih de baskı da…

Ama ticaret, bilim, sanat ve birbirinden öğrenmek de vardı.

Belki Sicilya’nın bin yıl sonra bize söylediği şey tam da budur: Medeniyetler yalnızca birbirleriyle savaşmaz. Birbirlerine dokunur, birbirlerinden öğrenir ve sonunda birbirlerini değiştirirler.

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün