Bir zamanlar ‘istenmeyen göçmenler’di…
Bugün Martin Scorsese’den Francis Ford Coppola’ya, Robert De Niro’dan Al Pacino’ya, Frank Sinatra’dan Lady Gaga’ya kadar Amerikan kültürünün dünyaya ihraç ettiği sayısız ismin arkasında İtalyan-Amerikan hikâyesi var.
Ama bu hikâye her zaman pizza, Sinatra şarkıları, Hollywood ve ‘Little Italy’ kadar renkli değildi.
Benim içinse biraz daha kişisel.
***
Dedem Thomas Milano, Calabrialı ve Anconalı göçmenlerin çocuğuydu. II. Dünya Savaşı’nda Amerikan ordusunda askerlik yaptı. Yani üniformasını giyip ülkesi için savaştı. Fakat İtalyan kökenli olmak, o yılların Amerika’sında insanın her zaman tam anlamıyla ‘bizden biri’ kabul edilmesine yetmiyordu. Kendi ülkesinde dışlanmanın ne demek olduğunu o kuşak yakından biliyordu.
Aslında Thomas Milano’nun hikâyesi milyonlarca İtalyan-Amerikalının hikâyesinin küçük bir parçası.
19. yüzyılın sonlarından 1920’lere kadar dört milyondan fazla İtalyan ABD’ye geldi. Büyük bölümü Calabria, Sicilya, Campania, Basilicata ve Puglia gibi Güney İtalya bölgelerinden gelen işçi ve köylülerdi.
Amerika’ya ceplerinde büyük servetlerle gelmediler. Ama bavullarında kültürlerini, aile anlayışlarını, yemeklerini, müziklerini ve daha iyi bir hayat kurma inadını getirdiler.
Amerika ise onları her zaman kollarını açarak karşılamadı.
Özellikle Güney İtalyanlar ve Sicilyalılar ‘geri kalmış’, ‘suça eğilimli’, ‘tehlikeli’ diye damgalandı. Dönemin sözde bilimsel ırk teorileri, Akdeniz halklarını Kuzey Avrupalılardan aşağı göstermeye çalışıyordu. ‘Sicilyalı’ kelimesinin yanına kolayca ‘mafya’ etiketi yapıştırılıyordu.
İşin karanlık tarafı bunun hakaretlerle sınırlı kalmamasıydı.
14 Mart 1891’de New Orleans’ta 11 İtalyan, çoğu Sicilyalı göçmen, bir kalabalık tarafından linç edildi. Hapishane basıldı; insanlar vuruldu ve asıldı. Olay İtalya ile ABD arasında diplomatik krize kadar büyüdü.
Üstelik bu tek örnek değildi. İtalyan göçmenler başka yerlerde de linçlerin, saldırıların ve ayrımcılığın hedefi oldular.
Sonra tarih o meşhur ironilerinden birini yaptı.
‘Amerikalı olamaz’ gözüyle bakılan insanların çocukları ve torunları Amerikan kültürünün kendisini şekillendirmeye başladılar.
Sinatra Amerika’nın seslerinden biri oldu.
Scorsese ve Coppola Amerika’nın hikâyelerini dünyaya anlattı.
De Niro ve Pacino Amerikan sinemasının yüzleri oldular.
Fiorello La Guardia New York’u yönetti. Mario Cuomo vali oldu. Nancy Pelosi Amerikan siyasetinin en güçlü makamlarından birine kadar yükseldi.
Ve bugün yaklaşık 16 milyon Amerikalı kendisini İtalyan kökenli olarak tanımlıyor.
İşin bir başka ironisi de Columbus Day.
Uzun yıllar anlatılan popüler hikâyeye göre, 1891 New Orleans linçlerinden sonra İtalyanları teselli etmek için Columbus Day ilan edilmişti.
Hikâye güzel ama tarih biraz daha huysuz: Benjamin Harrison’ın 1892 tarihli bildirisinde ne New Orleans’tan ne linç edilen İtalyanlardan söz ediliyor. Kutlama Columbus’un yolculuğunun 400. yıldönümü içindi.
Fakat Columbus’un zamanla İtalyan-Amerikalılar için başka bir anlam kazandığı doğru. Kendilerine “Siz gerçek Amerikalı değilsiniz” denildiğinde, Columbus adeta “Öyle mi? Amerika hikâyesinin başlangıcında bir İtalyan var” cevabının sembolüne dönüştü.
Sonra II. Dünya Savaşı geldi.
Mussolini İtalya’sı ABD’nin düşmanı olunca, Amerika’da vatandaş olmayan yüz binlerce İtalyan ‘enemy alien — düşman yabancı’ statüsüne sokuldu. Kısıtlamalara uğrayanlar, gözetlenenler ve enterne edilenler oldu.
İşte dedem Thomas Milano’nun kuşağındaki büyük çelişki burada yatıyor:
Bir tarafta Amerikan üniformasını giyip ülken için savaşıyorsun; diğer tarafta soyadın Milano olduğu için hâlâ ne kadar ‘Amerikalı’ olduğun sorgulanabiliyor.
Bugün Amerikan kültüründen İtalyanları çıkarmaya kalksak geriye nasıl bir Amerika kalır?
Scorsese’yi çıkarın.
Coppola’yı çıkarın.
Sinatra’yı çıkarın.
De Niro’yu, Pacino’yu çıkarın.
Little Italy’leri, aile restoranlarını, mahalle kültürünü ve mutfağa bıraktıkları izi çıkarın…
Amerika’nın epey tadı kaçar. Muhtemelen yemeği de.
Belki de İtalyan-Amerikan hikâyesinin en güzel tarafı bu:
Bir zamanlar “Yeterince Amerikalı değilsiniz” denilen insanların çocukları, sonunda Amerikalı olmanın ne anlama geldiğini değiştirdiler.
Benim için bu tarih kitaplarında kalan uzak bir göç hikâyesi değil.
Bir ucunda Calabria ve Ancona, diğer ucunda Amerika; ortasında ise Amerikan üniforması giymiş Thomas Milano var.
Ve belki bütün göç hikâyelerinde sorulması gereken soru aynı:
Bugün ‘yabancı’ diye dışladığımız insanların çocukları, yarın o ülkenin kültürünü yazan, filmlerini çeken, şarkılarını söyleyen ve hatta yöneten insanlar olacaksa… Aslında kimin kimden daha fazla “o ülkeye ait” olduğuna kim karar veriyor?