Suyun üç hali

Tilda LEVİ Köşe Yazısı
28 Ekim 2026 Çarşamba

Yıllar öncesinde gittiğim Selimiye tatilinden gözlerim arkada kalarak dönmüştüm. İlkellik diyemeyeceğim, yerli turistin henüz keşfettiği, doğanın doğallığına el sürülmediği bir ortamdı. Konaklama yerleri daha ziyade küçük motellerdi. Park yerinde 34 plakalı çok az araba vardı. Konakladığımız yerden denize gitmek için sokaktan karşıya geçmek yeterliydi. Selimiye henüz plastik iskemlelerle tanışmamıştı. Kıyıdaki sayılı lokantalar kimi masaları deniz seviyesine yerleştirmiş, iskemlelerin ayakları suya değiyordu. Farklı renklerdeki tahta masa ve iskemlelere oturduğumuzda, ‘ay batıyor, ay kokuyor’ gibi şikâyetlerimiz yoktu. Muhtemelen daha genç yaşlarda olduğumuzdan ‘konfor alanı’ henüz önceliğimiz değildi.

Gerek kaldığımız, gerekse yediğimiz, gezdiğimiz yerlerde servis elemanları çevre köylerden gençlerdi. Saygılıydılar, gelenlere müşteriden ziyade misafir gibi davranırlardı.

İleride marina olduğunu hatırlamıyorum. Ancak kaldığımız sahile büyükçe bir tekne yanaştığında, “Ne işi var bunun burada…” diye söylendiğimizi anımsıyorum.

Selimiye’de kaldığımız günlerde bizimle aynı saatlerde çocuklarıyla denize girmeye gelen iki İngiliz aile vardı. Gün boyunca ebeveynler kâh kitap okudu, kâh sohbet etti. ‘Bağırarak konuşmasını bilmeyen’ küçükler ise saatlerce kumda oynadı. O altyapıdan gelen çocuklar şimdilerde de bağırmadan anlaşabiliyor, öfke nöbetleri geçirmeden oyalanıyor.

***

Vefatından sonra öğretileri, özdeyişleri halka daha çok mal olmaya başlayan İoanna Kuçuradi’nin bir gözlemini hatırlatmadan geçemeyeceğim:

“Anne babaların yaptığı en büyük yanlışlardan biri özgür çocuk yetiştireceğiz diyerek sınırlandırmayı tamamen ortadan kaldırmaktır. Sınır tanımadan büyüyen çocuklar özgürleşmez; aksine kendi anlık isteklerinin esiri olurlar.”

***

Yaz tatili için yurtdışından gelen okul arkadaşlarıyla gelenekselleştirdiğimiz kız kıza tatil durağan enerjimizi canlandırır. Bu doğrultuda ‘suyun üç hali’ kuralını uygularız. Özetle, siyaset-buz; ekonomi-su; sağlık sorunları da buhar olup uçar.

Bu sene de meraklılarının ‘denizi akvaryum gibi’ methiyelerine kulak vererek, aynı ekip yıllar sonra yeniden Selimiye’ye gittik.

Değişimin artı ve eksilerini sıralamayacağım. Deniz gerçekten akvaryum gibiydi. Tekrar bir arada olduğumuz için mutluyduk. Sohbet kaldığımız yerden devam ediyordu. Dolayısıyla köyün kasabaya dönüştüğünü, dışarıdan gelenlerle kalabalıklaştığını, lokantaların restoran statüsüne (özellikle yekûnda) geçtiğini görmekten şaşırmadık. Sadece yerel halkın göçü, güler yüzlü esnafın azalması, yöreye uygun dokumaların satıldığı dükkânların yerine, ‘butik’ mağaza efsanesinin başlaması Selimiye’nin büyüsüne gölge düşürmüştü.

***

Her ne kadar köyde tatil havasında idiysek de, şehirli olmaktan sıyrılamıyoruz. Sahilde yürüyüşe çıktığımız bir gece karşı köşede ‘marin’ tarzı vitrini olan bir butik gördük. Dükkânın pirinç harflerle yazılan adı Marsel’di. ‘İstanbul’dakinin şubesi olabilir mi?’ diyerek içeri girdik. Satış elemanları son derece profesyonel, teşhirde olan giysi ve aksesuarlar birbirinden zevkliydi. Sohbet ederken, “İstanbul’da şubeniz var mı?” diye sorduk. Eleman gülerek, “İşverenimiz Marmaris’ten Selimiye’ye taşınınca ‘Marmaris’in ‘Mar’ı, ‘Selimiye’nin de ‘Sel’ eklerini birleştirip ‘Marsel’ adını koydu. Ayrıca tavla meraklısı olduğundan, ‘mars ve el’i yan yana getirdiğinde, Marsel tekrar hayat buldu” dedi.

Biz-bize tatile çıkıp mağazaya girmeyen az kadın vardır. Sözüm meclisten dışarı, bakkal dükkânı görsem, “Değişik ne var?” diye bir göz atarım.

Sağlıkla kalın.

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün