Çocuk, koro ve bayram

Tülay GÜRLER KURTULUŞ Köşe Yazısı
21 Ekim 2026 Çarşamba

Hem coşkunun hem de hüznün aylarındayız. Ekim, Cumhuriyetimizin; kasım da Atamızı anmanın ayı… Bu iki tarihin art arda gelmesi de tarihin, belki de hayatın oyunu gibi…

Okuldayken müzik öğretmeni arkadaşımın koroyu çalıştırmasını zevkle izlerdim. Tören komitesinde olmanın zorunluluğuyla değil, ilkokuldan lise sona kadar koro öğrencisi olmuş olmanın keyfiyle dinlerdim marş ve şarkıları… Bazılarını zaten bilirdim, bazılarını da ileri yaşta dinleye dinleye öğrenmiştim.

Kızımın sesi güzeldi bana göre ama üç senedir öğretmenleri bunu fark etmedi. Ben de okulu arayıp, çocuğumun sesi güzel, onu bir kere dinleyin isterseniz, diyecek türden bir veli olmadığım için sessizce ama büyük bir umutla bekledim. Nihayet, bu sene bir gün eve geldi ve “Müzik öğretmenim beni koroya seçti” dedi.

İster inanın ister inanmayın, o anda yedi yaşına basmış Tülay’ın sevinci uyandı içimde! Ben de koroya seçilince çok sevinmiştim ve milli bayramların coşkusunu, provalar sayesinde herkesten önce yaşayanlardan biri olacaktım. O zamanlar bir koro öğrencileri bir de okul bandosunda görevli olanlar, bu coşkuyu günler öncesinden yaşayanlardı çünkü…

Bir örnek giyinerek, boy sırasına dizilerek, öğretmenimizin komutlarına uyarak ama her şeyden önemlisi; marş ve şarkıların hepsini, herkesten önce ezberleyerek karşılardık bayramları…

Bu aralar Nermin de aynı coşku ve heyecanı yaşıyor. İşin en güzel yanı da onu buna kimse zorlamıyor. Sahici bir heyecan, sorumluluk, sevinç ve mutluluk var gözlerinde… Bana her gün bazen müzik eşliğinde bazen de müziksiz, tekrarlar yaparak bayrama ve Atamızı anmaya hazırlanıyor.

Bir amaç için; bir gruba dahil olarak ortak hareket etmek, beraber bir şeyler öğrenmek ve zamanı gelince öğrendiklerini başkalarıyla paylaşmak kadar güzel bir şey yok öğrencilikte bana göre… Törenler de bu paylaşımlara en güzel vesiledir. Görevli olunsa da olunmasa da törene katılmak bile o günü anlamlı kılar ve hayata değer katar. Sahip olduklarımız üstünde bir kere daha düşünürüz… Kendimizle, birbirimizle bir kere daha gurur duyarız.

1928 yılında yazılıp bestelenen, hepimizden çok büyük olan ‘İleri’ marşı üzerinde çok düşünmüşümdür. Nağmeleri önce son derece sert ve net emirlerle doludur, ardından da karşısındaki gençliği olanca içtenliğiyle anlayan yumuşacık tonlarla karşılar dinleyiciyi…Sonrasında yine eski kararlılığına dönerek ilk dörtlüğün tekrarıyla düşündürür herkesi:

Yürü, bu yol şeref zafer yolu,  Karşında bekliyor seni tan yeri. Yürü, atıl, devir karanlığı,
Durma yürü, haydi ileri!  Varsın gel desin sana yeşil gölgeli çamlar,  Ninniler fısıldayan dereler, şen nağmelerle gülen bir bahar…

Son on ya da on beş yılda, durma yürü, sözcükleri marşta sık tekrarlarla karşımıza çıkıyor ve insanın içindeki vatan sevgisini, tarih bilincini, bugünlerin değerini bilme bilincini tekrar tekrar uyandırıyor.

Uzun lafın kısası bir çocuk yılların gerisinde kalmış başka bir çocukla bir marşta el ele tutuşabiliyormuş, bunu gördüm son günlerde…

İkimizin de dilinde aynı marşlar, evin içinde dolanıp duruyoruz.

Güzel olan da sahip olduğumuz Cumhuriyet, nesilden nesle aynı sevgi, saygı, sahiplenme ve gururla yaşıyor; yaşamaya da devam edeceğini bilmek…

Ekim, içinde bu güzellik varken daha da güzel…

Kasım da bütün zorluğuna rağmen onu her zaman sevgi ve saygıyla andığımız, anmaya devam edeceğimiz bir adamın adını taşıyor içinde…

Bazı milletlerin cumhuriyeti olabilir ama herkesin Atatürk’ü yoktur.

Bizim cumhuriyetimiz, onun tarafından kurulduğu için, ilk cumhurbaşkanımız Atatürk olduğu için daha da değerlidir.

İki çocuk da hepinizin Cumhuriyet Bayramınızı yürekten kutluyor bizim evde…

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün