Günümüzde gündemi sulandırmak diye bir mevhum var. Bu mevhum ana akım medya ve özellikle sosyal medya aracılığıyla karşımıza çıkıyor. İnsanların düşünme ve tartışma ihtiyacı yeni kanallar buluyor, kızgınlıklarına bir deşarj alanı açılıyor ve önemli gündem maddeleri görünmez hale gelebiliyor. Antik Roma İmparatorluğu’nda bir taktik vardı: Toplumun esas sorunları gündem olmasın diye, günübirlik yiyecek ve dikkat dağıtıcı eğlenceler sunularak gündem sulandırılır, halkın kamusal eleştirileri başka alanlara yönlendirilirdi. Halk günlerce arenadaki dövüşçülerin taktiklerini, kimin kazanacağını konuşurken, arka plandaki önemli gelişmeler gözden kaçabilirdi. Boris Johnson da İngiltere siyasetine bunu ‘masaya ölü bir kedi fırlatmak’ olarak kazandırdı. Ölü kedi stratejisinin başarısı, ortaya atılan konunun doğru veya yanlış olmasından çok, ne kadar gürültü kopardığında yatıyor.
Burada mutlaka merkezi bir elin bütün gündemi planladığını varsaymak da gerekmiyor. Siyaset, medya, sosyal medya algoritmaları, ekonomik çıkarlar ve en önemlisi bizim kendi tercihlerimiz aynı sonucu birlikte üretebiliyor. Çünkü dikkat çekici olan, önemli olanı her zaman yenebiliyor.
Örneğin Elon Musk, Tesla’nın üretim bandındaki gecikmeleri unutturmak için bilim kurgu filmlerinden fırlamış gibi duran Cybertruck'ı sahneye çıkarıp prototiplerini tanıtmıştı.
Aynı şekilde maçtan yenilgi ile çıkan bir teknik direktör, kendi ve oyuncular üzerindeki baskıyı azaltmak için yüksek tondan hakemlere sitem edebiliyor.
Bu mekanizmalar yeni değil. Bence asıl mesele, bizim de gündeme hâlâ taraftar olarak yaklaşmamız.
Taraftarı olduğumuz tarafta bir açık yakalandığında hemen “vardır bir açıklaması” diye umutla gündemin artçılarına göz gezdiriyoruz. Bir mağduriyet var mı, mevcut durumu açıklayan bir mazeret bulabilir miyiz umuduyla her habere prim veriyoruz. İddialar ile gerçekler arasında, meselenin ağırlığından bağımsız olarak, bizi rahatlatacak korelasyonlar kurmaya çalışıyoruz.
Buna kabilecilik diyorum.
Bir kabileye ait olmak ve dışarıdaki tehlikelere karşı ortak hareket etme dürtüsü… Beynimiz hâlâ dünyayı ‘Biz ve Onlar’ olarak ikiye bölmeye eğilimli. “Ben de sizin gibi bağırıyorum, o halde ben de bu güvenli grubun bir parçasıyım” güdüsü var.
“Bir dakika, asıl mesele bu değil; gündem sulanıyor” demek ise bazen sosyal izolasyon riski taşıyor. Güvende kalmak için gündemin rüzgârıyla esmek daha kolay ve konforlu geliyor.
Aynı şekilde, taraftarı olmadığımız kesim hakkında bir iddiayla karşılaştığımızda hemen “zaten belliydi” diyerek muhakememizi olumsuz tarafa kaydırıyoruz. Birini mazur görürken, diğerini ahlaki bir felaket olarak algılıyoruz. Aynı davranışa, kişinin hangi kabileden olduğuna göre farklı ahlaki ölçüler uyguluyoruz.
Belki de asıl manipülasyon tam burada başlıyor: Bize ne düşüneceğimizin söylenmesinden önce, neye bakacağımızı seçerken.
Bugünün arenaları dijitalleşti, gladyatörler ekranlara taşındı; ancak insanın illüzyona olan tutkusu pek değişmedi.
İnsan, körü körüne inandığı konforlu gerçeklerden arındığı ve kendi kabilesinin ahlakındaki eksikleri de görebildiği gün biraz daha özgürleşir.
Aksi takdirde, önümüze fırlatılan her ölü kedinin başında yas tutarız.