Makale yazma hevesim, gençliğimden beri süregelen yazışma mesaimle başlar. Yazışma kırılgan bir uğraşıdır: Yüz yüzeyken sırası gelmeyecek derinlikte paylaşımlar olur. Öyle ki cevap bilgisayardaki posta kutusuna düştüğünde insanın bakmaya eli titrer. En azından bende öyle olur. Özene bezene yazıp gönder tuşuna basmanın başlattığı dayanılmaz bekleyiş, Re: şeklinde bir geri dönüş karşısında korku ve zafer arası bir heyecan yaratır. Kalemle yazıya dökülenlerin ise zaten tadına doyum olmaz, ancak artık yok denecek kadar az…
Açtığımda ise, cevabı okumadan önce ilk olarak dönüp aşağı bölümde kendi yazdığımı gözden geçiririm. Söylemeye çalıştığım her şeyi iyi anlatmış mıyım? Önceki konuşmada bana sunulmuş kırıntıları iyi anlamış mıyım ve ileri taşımış mıyım? Bir de ileriki yazışmaya tıkanıklık yaratmayacak kadar cesur yeni kapılar açmış mıyım ona bakarım.
Kendi içinde bir doğası var yazışmanın. Cevabın gelmesine kadar olan dönem fiziki karşılaşmaları içerse bile yazışmanın yoğunluğu dile getirilmez, o kendine ait bir yakınlık, içtenlik ve hüzün barındırır. Cevaplar bazen kısa olur ancak asla geçiştirme veya sonlandırma amacı güdülmez, paslaşma kendine has bir hızda devam eder. Kısalık zaten çoğunlukla zeka ve nükte içerir.
Posta kutusunu açıp, uzunluğuna ve ses tonuna bakıp kapattığım, iş günü bitiminde okumak üzere ötelediğim yazışmalar olurdu. Cevap yazarken de izlediğim, gezdiğim yerlerden referans toplamak, onları içeriğe uyumlu aforizmalara çevirmek için özenirdim. Örneklemenin gereksiz, uyumsuz, yersiz ve bilmiş duyulmaması için ekstra çaba harcardım. Alıcı tarafından ukala algılanmaması için bazılarını ayıklar, ilgi uyandıracak bazı detayları bilerek vermez, bir simyacı edasıyla, biraz edebi, biraz eğlenceli, biraz da cesur görünmeyi bir araya getirmeye çalışırdım. Bir ağacın meyve verme çabası gibi. Meyvelerin bazısı dolgun ve kusursuz, bazıları büzük ve kuru çıkardı… Aynı makaleler gibi…
Başkalarının yazışmasını okumak kimsenin haddi değil diyecek kadar yazışma kültürünün mahremiyetine inanan biriyim. Üçüncü bir kişinin gözlerinin değme ihtimali olan bir yazışma sadece ‘çoğunluğu’ memnun edecek bir ton tutturabilir. Bu yüzden, şu anda Muhabbet adı ile Türkçeye çevrilen ve çok satan listelerini ele geçiren ‘The Correspondent’ (V. Evans) adlı romanı okurken adeta öfkelendim. Roman sadece yazışma üzerinden yürüyor. Bu yazışmalar sessiz bir trajedi içeriyor. Sade, dürüst ve gündelik itiraflarla hepimizin göz atması için steril hale getirilmiş paragraflar. Fazla acıtan bölümleri de “Neden ben buna maruz kalıyorum!” dedirtecek kadar mahrem… Kısacası, yazışma türünün kurgu hali bile meraklı gözler için tasarlanmamalı… Daha fazla trajedi, daha iyi bir kurgu anlamına gelmez…
Yazışma hevesimi sonradan deneme yazarak beslesem de artık yazışma kültürüne uzaklaştığımızı fark ediyorum. WhatsApp uygulaması üzerinden kısa ve öz duygu paylaşımları yapmak hala mümkün, ancak kalıcı olamıyor. ‘Gönder’ tuşunun dayanılmaz ağırlığı artık yok. Hatta çoğu kez parmaklarımızı düşüncenin hızına uyumlamak için yüksek sesle tane tane konuşarak metinlerimizi telefona dikte ediyoruz. Etrafımızdakilerin meraklı veya bıkkın bakışları altında… Herkesi yazışmalarımıza tanık ediyoruz. Bazen de yapay zekaların düzelttiği metinleri kendimizin ürünü gibi sunuyoruz. Kapsamlı ama ruhsuz…
Önerim, ara ara klavyenin başına geçip içinizde devinim yaratacak kelimelerle bir meyve çıkarmaya çalışın… Ama ekran kaydırmaktan yazmaya ve sindirmeye vaktimiz yok değil mi…