Biz ne izliyoruz?

Selim AKGÜL Köşe Yazısı
7 Ekim 2026 Çarşamba

Avustralya maçıyla başlayan Milli Takım’daki düşüş, Uluslar Ligi’nin başlamasıyla beraber farklı bir boyuta geldi.

Dünya Kupası’nda sabahın ilk saatlerinde hepimiz, uzun yıllardır gidemediğimiz Dünya Kupası’na gitmenin heyecanını yaşadık. Aslında ilk üzüntümüz Avustralya maçıyla başladı. Sahada takımımız futbola dair ortaya hiçbir şey koymadı ama taktik anlamında da çok fazla sınıfta kaldığımız anlar yaşadık. Uzun boylu bir santrforumuz olmamasına rağmen sürekli orta açmayı deneyerek ilk mağlubiyetimizi alarak Dünya Kupası’na başladık.

“Buraya alışamadık, Paraguay maçıyla çıkışa geçeceğiz” diye düşünürken orada da mağlubiyetle Dünya Kupası’na veda ettik. Grubumuzdaki Amerika’nın hiçbir hedefi olmadığı son maçta, son dakikalarda attığımız golle galibiyet aldık ama bunun hiçbir anlamı yoktu.

Milli Takım’da bir değişiklik bekliyorduk açıkçası. Teknik Direktör Montella ile yolların ayrılması gerektiğini düşünüyorduk çünkü Dünya Kupası boyunca bir yıpranmışlığın olduğunu seziyorduk. Ama herhangi bir değişiklik olmadı.

Ve Uluslar Ligi’ne Fransa müsabakası ile başladık. Etkili olduğumuz dakikalar oldu ama oradan da 1-0’lık mağlubiyetle ayrıldık. “Olabilir, Fransa zaten dünyanın en iyi takımlarından biri” derken ikinci maçta İtalya karşısında sahadan çok farklı bir mağlubiyet ile ayrılıyor olmamız Dünya Kupası’nda edindiğimiz fikirlerin boşa çıkmadığını önümüze koydu. Hem oynanan oyun hem de skor anlamında, ekran başında izlerken bizim yaşadığımız üzüntüyü teknik ekibin pek de yaşamadığı ortadaydı. Zaten futbolcuların yüzüne baktığımda da artık Teknik Direktör Montella ile oyuncular arasında iplerin koptuğunu net bir şekilde görebiliyorduk.

Ve Belçika karşısında 3-0’lık bir mağlubiyetle ayrıldık ve başlıkta sorduğum soruyu yine sordum: Biz ne izliyoruz?

Sanki seksenli yılların millî takımı benzeri, ruhsuz, reaksiyon vermeyen, teknik ve taktik anlamında sahada ezilen bir Milli Takımımız vardı. Yine yedek kulübesine döndüğümüzde kamerada oyuncular ile teknik direktör arasında hiçbir iletişim olmadığı ortadaydı. Oyunların ve oyun içinde yapılması gereken aksiyonların eksik kaldığı, Milli Takımımızın adeta sahadan silindiği bir süreç…

Pazartesi akşamı dört maçlık milli takvimin sonuncusu olan İtalya müsabakası karşısında televizyonların karşısına oturduğumuzda ne bir maç seyredecek hevesimiz ne de heyecanımız vardı. Ve tekrar mağlubiyet…

Tabii ki kötü giden süreci tek bir kişiye fatura etmek doğru olmayabilir. Ancak Dünya Kupası’nın ardından Milli Takım’da bir değişime ihtiyaç olduğu açıktı. O dönem teknik direktörümüz ile yollarımızı ayırsaydık belki yeni bir heyecan ile günümüz futboluna yakışan teknik ve taktik doğrultusunda halkımız çok daha keyifle ve gururla bir millî takım seyredecekti.

Seyreden günlerde neler olacağını hep beraber göreceğiz ancak millî takımımızın başına ülkemizdeki futbola hakim, kabiliyetli, lider ruhlu bir hocamızın gelmesini bekliyoruz.

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün