İstanbul'un içinden konuşan bir hafıza: Haritasız Yahudiler

Selin SÜAR Köşe Yazısı
7 Ekim 2026 Çarşamba

Geçtiğimiz günlerde İstanbul'un Balat, Kuzguncuk ve Kadıköy semtlerinin Instagram’da kültürel kimlik ve mekânsal temsil bağlamında nasıl inşa edildiğini incelemeyi amaçlayan ve semtlerin sosyal medya ortamlarında yalnızca fiziksel mekanlar olarak değil, nostalji, yerellik, otantiklik ve modernlik gibi söylemler aracılığıyla anlamlandırılan kültürel kimlikler olarak sunulduğunu anlatan akademik bir yazı kaleme aldım. Bu üç semte bakarken İstanbul’u Yahudiler olmadan anlatmanın eksik bir yapı taşıyacağını, tamamlanmamış bir hikâye olacağını bir kez daha fark ettim. Çünkü bu şehirde Yahudi olmak yalnızca bir inanca sahip olmak anlamına gelmiyor. İstanbul’da yaşayan Yahudiler yüzyıllar boyunca bu şehrin sokaklarında çalıştılar, ticaret yaptılar, okullar açtılar, sinagoglar kurdular, bayramlarını kutladılar, komşuluklar kurdular. İstanbul onların yalnızca yaşadığı bir yer değil, hafızalarının kurulduğu bir şehir oldu her zaman.

Bugün Balat, Hasköy, Galata, Kuzguncuk veya Ortaköy'de yürürken karşımıza çıkan her yapı, bize geçmişin tamamını anlatmaz. Çünkü şehirler yalnızca binalardan oluşmaz. Bir mahallenin gerçek tarihi, orada yaşayan insanların seslerinde saklıdır. Ladino konuşan bir annenin ev içindeki dili, Şabat akşamı yakılan mumlar, dükkânların önündeki sohbetler, bayram hazırlıkları, düğünler, cenazeler… Bu yüzden İstanbul’un Yahudi geçmişini bir harita olarak düşünmek yerine, bir hafıza atlası olarak düşünmek gerekir. Bu atlasın sınırları yoktur. Bir mezar taşındaki soyadı onu Galata’ya bağlayabilir. Ladino’da bir sözcük Selanik’e, İzmir’e veya İstanbul’a uzanan bir aile hikâyesini yeniden kurabilir. Bir bayram geleneği, bugün başka bir ülkede yaşayan bir ailenin İstanbul’daki geçmişiyle bağ kurmasını sağlayabilir. Haritasızlık böylece yokluğun değil, taşınabilirliğin adı olur; çünkü diaspora insanı bazen evini yanında taşır. Bazen bir dili, bazen bir tarifi, bazen bir dua biçimini, bazen de yalnızca bir anıyı. İstanbul Yahudilerinin hikâyesi de bu nedenle yalnızca “İstanbul’da nerede yaşadılar?” sorusuyla anlatılamaz. Asıl soru belki de İstanbul’un onların hafızasında nerede yaşamaya devam ettiğidir.

İstanbul’un Yahudi hafızası bugün belki eski haritalarda olduğu kadar görünür değildir. Ama bu, onun yok olduğu anlamına gelmez. Belki de haritasızlık tam olarak budur Bir yerde bulunmak, fakat o yerin sınırlarına sığmamak. Bu nedenle İstanbul Yahudilerinin hikâyesini yalnızca ‘geçmişte burada yaşayan bir cemaat’ olarak anlatmak da eksik kalır. Çünkü bu topluluk, İstanbul’un geçmişinde donmuş değildir. Bugün de bu şehrin kültürel dokusunun bir parçasıdır. Sinagogları, kurumları, mezarlıkları, yayınları, aile arşivleri ve kişisel anlatıları aracılığıyla şehirle ilişkisini sürdürmektedir.

Belki de bu nedenle haritasız Yahudiler demek, onların İstanbul’dan silindiğini söylemek değil; tam tersine, resmi haritaların gösteremediği başka bir İstanbul’un varlığını hatırlamaktır. Bir şehrin haritasında bir sinagog yalnızca bir bina olarak işaretlenebilir. Oysa cemaat için o bina, doğumların, düğünlerin, yasların, duaların ve kuşaklar arasındaki aktarımın mekânıdır. Bir mezarlık yalnızca taşlardan oluşmaz; isimleriyle bir ailenin, bir mahallenin ve bir geçmişin izini taşır. İstanbul Yahudilerinin sesi tam da burada önem kazanır. Çünkü kendi hikâyelerini başkalarının kelimeleriyle değil, kendi hafızalarının içinden anlatabilmek, yalnızca geçmişi korumak değildir; şehrin kimliğini tamamlamaktır.

İstanbul değişir. Mahalleler değişir. İnsanlar göç eder. Diller susabilir. Ama bazı şehirler, kendilerini anlatanların sesini tamamen kaybetmez. Belki İstanbul’un Yahudi hafızası da bize bunu söylüyordur: Bir şehirde yaşamak, yalnızca o şehirde bulunmak değildir. Bir şehrin hafızasına kendi sesini bırakmaktır.

Ve İstanbul’un hikâyesi hâlâ, o sesleri dinlemeyi bekliyor.

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün