Ta ki MSCI'yi görene kadar, sonra olanlar oldu

Prof. Dr. Burak ARZOVA Köşe Yazısı
30 Eylül 2026 Çarşamba

Yaklaşık on gündür Türkiye, Fon Skandalı’nın yarattığı yeni bir ekonomik kriz ile karşı karşıya. Bu yeni krizimiz de ‘Home-Made’. Ev yapımı krizin adı da anonim: FONZİ

Yeni finansal krizimizin sistematik bir kriz olmaması işin sevindirici yanı. Ancak fonlarda parası kalan yüz binlerce insanın paralarına nasıl ve ne şekilde kavuşacağı, bu geçen süre zarfında birikimlerin enflasyon karşısında ne kadar zarara uğrayacağı konusu zaman ilerledikçe belli olacak.

Benim neslimin aklına hemen Banker Kastelli Faciası geliyor, ancak büyüklüğü ve etkilediği kesimler itibarıyla muhtemelen çok daha büyüğü ile karşı karşıyayız.

Ancak bu kriz aniden ortaya çıkmış ya da öngörülememiş bir kriz değil. Konunun uzmanları, bir şekilde sistemin dışında tutulan liyakatli kişiler, çok ama çok önceden denetleyici kurumları uyarmış, yapılması gerekenleri sıralamış, ancak dikkate alınmamıştı.

“Ta ki seni görene kadar” diye herkesin dilinde bir şarkı var.

Ta ki borsa, sabit getirili menkul kıymetler ve sürdürülebilirlik endeksleri oluşturan büyük bir finansal hizmet şirketi olan MSC; 18 Haziran 2026'da Küresel Piyasa Erişilebilirlik İncelemesi Raporu’nda; Türkiye sermaye piyasalarına ilişkin değerlendirmesinde şeffaflık, bilgi akışı, serbest dolaşım yapısı, piyasa kurallarının sık değişmesi ve açığa satış yasakları gibi konuların yabancı yatırımcı açısından önemli riskler oluşturduğunu vurgulamış ve Türkiye'nin piyasa erişilebilirliği açısından bazı alanlarda gerileme yaşadığına dikkat çekene kadar, düzenleyici otorite SPK’dan herhangi bir hamle gelmemişti. Sonrasında malumunuz, olanlar oldu.

İşin öncesi ve sonrası çokça yazılacak; ancak dikkat çekmek istediğim başka bir konu daha var. Ülkemizde her şeyin vasata döndüğü gibi, ekonomimiz de vasatlıkla karşı karşıya. Tüm kurumlardaki ve hatta günlük hayattaki, spordaki bu vasatlaşmaya ‘Örgütlü Vasatlık’ diyoruz.

Örgütlü vasatlık; liyakatsizliğin, sistemsizliğin ve niteliksizliğin bireysel veya arızi bir durum olmaktan çıkıp, kurumların ve toplumun karar alma mekanizmalarını tamamen ele geçirdiği, kurumsallaşmış ve sistemleşmiş bir değerler dizisini (yönetim paradigması) ifade ediyor.

Paradigma ise; bir olaya, konuya veya dünyaya bakış açımızı, düşünce kalıplarımızı ve inançlarımızı belirleyen temel bir düşünsel çerçeve.

Bu yapıda vasatlık tesadüfi bir oluşum değil; aksine, sistemin kendi varlığını korumak, öngörülebilir kılmak ve çıkar ağlarını sürdürmek için bilinçli olarak ürettiği, teşvik ettiği ve ödüllendirdiği bir durum.

Örgütlü vasatlık, münferit bir beceriksizlik hali de değil; tam tersine, niteliksizliğin sistemin varlık koşulu haline gelmesi.

Daha da kötüsü, örgütlü vasatlık; bireysel mükemmelliği ve liyakati bir tehdit olarak algılayan, ortalama olanı kutsayan ve kurumsal çürümeyi 'istikrar' olarak sunan bir yapı. O nedenle çok tehlikeli. Sistem kendi içerisinde nitelikli olanı asla barındırmıyor. Böylece çürümeyi daha da hızlandırıyor.

Siyaset bilimci Alain Deneault, ‘Médiocratie’ (Vasatlık Yönetimi / Mediocracy) adlı eserinde, modern kurumların nitelikli ve özgür düşünen insanları sistem dışına iterek ‘vasatı’ nasıl egemen kıldığını inceler. Deneault'a göre vasatlık, ‘kötü’ veya ‘beceriksiz’ olmak demek değildir; ‘ortalama olana uyum sağlama’ ve ‘kurulu düzeni sorgulamama’ becerisidir.

Örgütlü vasatlıkta kurumlar iki temel süreç üzerinden şekilleniyor:

İlk süreçte negatif seçilim, yani liyakat ve yetkinliğin risk olarak görüldüğü, sadakat ve ortalama bir kişi olmanın ise ödüllendirildiği mekanizmaların ortaya çıktığını görüyoruz. İkinci süreçte ise bilişsel uyumsuzluk ve itaati, yani sistemin, nitelikli bireyleri ya vasatlaşmaya zorladığını ya da sistem dışına sürüklediğini görüyoruz. Bunun sonucunda ise beyin göçü ya da sessiz istifa gerçekleşiyor

Kurumsal iktisat literatüründe, özellikle George Akerlof’un 'Limon Pazarı' (The Market for 'Lemons') teorisi, örgütlü vasatlığın iktisadi mekanizmasını anlamak için temel oluşturur.

Bilgi asimetrisinin ve liyakatin ölçülemediği (veya ölçülmek istenmediği) kurumsal yapılarda, kaliteli aktörler (yüksek nitelikli beşerî sermaye) piyasadan çekilir; yerini düşük kaliteli aktörler alır. Zamanla sistemde yalnızca vasat ve vasat altı aktörler kaldığı için 'kötü nitelik iyiyi kovar.'

Sermaye piyasalarımıza ilişkin son yaşananlar bana George Akerlof'un 1970 yılında yayımlanan ‘The Market for Lemons: Quality Uncertainty and the Market Mechanism’ başlıklı çığır açıcı makalesini hatırlattı.

Akerlof, finans literatüründe bilgi asimetrisi (information asymmetry) kuramının temel taşı olan makalesiyle 2001 yılında Nobel Ekonomi Ödülü'nü kazanmıştı.

Akerlof makalesiyle, alıcılar ile satıcılar arasındaki bilgi düzeyi farkının piyasa mekanizmasını nasıl bozduğunu, hatta bazı durumlarda piyasanın tamamen çökmesine (market failure) nasıl yol açtığını matematiksel modeller ve kavramsal bir çerçeveyle açıklamıştı.

Makalenin en kritik ve en derinlikli bölümlerinden biri, ‘The Costs of Dishonesty’ (Dürüst Olmamanın Maliyeti) başlığını taşır. Akerlof, bu bölümde dürüst olmayan ticari davranışların yalnızca bireysel bir ahlak sorunu olmadığını, tüm iktisadi sisteme yayılan ağır bir negatif dışsallık ürettiğini gösterir.

Akerlof bu bölümde dürüst olmayan satıcıların piyasaya girmesiyle oluşan ekonomik/iktisadi tahribatı üç temel aşamada inceler.

Bunlar;

  1. Kalite ayarlarının bozulması ve fiyat baskısı
  2. Dürüst satıcıların piyasadan uzaklaştırılması (Negatif Seçilim)

Fiyatlar ortalama kalite seviyesine gerilediğinde, yüksek kaliteli ürün üreten dürüst satıcılar (örnekte şeftali) maliyetlerini karşılayamaz hale gelir. Ürünlerinin gerçek değerinin altında fiyatlandığını gören dürüst satıcılar piyasadan çekilir. Piyasada sadece düşük kaliteli ürün satan, dürüst olmayan aktörler kalır. Akerlof bu durumu Gresham Kanunu’na (kötü para iyi parayı kovar) benzeterek "Kötü ürün, iyi ürünü kovar" şeklinde formüle eder.

3. Dürüst olmamanın gizli iktisadi maliyeti (Negatif Dışsallık)

Akerlof'a göre dürüst olmamanın gerçek maliyeti, yalnızca alıcının kandırılarak uğradığı doğrudan kayıp değildir. En büyük maliyet, dürüst ticari faaliyetlerin piyasadan çekilmesi nedeniyle toplumun mahrum kaldığı meşru ticaret hacmi ve refah kaybıdır. Dürüst olmayan bir satıcı, sattığı kusurlu maldan haksız bir kâr elde ederken, aynı zamanda meşru işletmelerin piyasada var olma zeminini yok eder.

Akerlof'un modeli, finansal piyasaların işleyişini anlamak için hayati önem taşır. Hisse senetleri piyasası bilgi asimetrisine son derece açıktır. Yatırımcılar şirketin iç durumunu, bilançoların gerçekliğini ve yönetimin dürüstlüğünü doğrudan göremezler.

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün