Saate bakıyorum, on ikiye beş var. Yüreğim bir anda daha hızlı atmaya başlıyor. Niçin, hiç bilmiyorum. Bu süreçte bir beklentim de yok; ama saat on ikiyi gösterdiğinde, sanki bir şey değişecekmişçesine bir tedirginlik yaşıyorum. Çok yavaş ilerleyen yelkovana odaklanıyor gözlerim. Bana uzun gelen bir bekleyişten sonra saatin on ikiyi bir geçtiğini görüyorum. Değişen hiçbir şey yok, her şey yine yerli yerinde duruyor. Artık saate bakmıyorum bile, rahatlıyorum.
Hayır, rahatladığımı sanıyorum. Beynimde düşünce kelebekleri daha çok uçuşmaya başlıyor. “On ikiye baş kala” sözünün çağrıştırdıkları bir bir aklıma geliyor:
Sona ermesine çok az bir zaman kalan bir iş, bir durum ya da bir dönem olabildiği gibi kritik bir eşikte bulunduğumuzu da bu sözle vurgulayabiliyoruz. Yaklaşılan bir sonu, kaçırılmak üzere olan bir fırsatı ya da vermekte zorlandığımız bir kararın başlangıcında olduğumuzu yine bu sözle belirtiyoruz.
On ikiye beş kala, aynı zamanda kesin bir uyarıdır. Yakın bir tehlike, büyük bir çöküş beklenirken, bulunulan olumsuz ortamdan sıyrılmak için gösterilen son fırsattır.
En acımasız söylemiyle, ölüm öncesidir. Bulunduğumuz bu son eşikte, geride bırakacağımız tüm maddesel ve tinsel değerler için bir hesaplaşma ânıdır.
İçinizi daha çok karartmadan, bir öyküyle konuyu sürdürelim:
Bir köyde yaşlı bir saatçi varmış. Vitrininde yılladır ekranı on ikiye beş kala gösteren, bozuk bir saat asılıymış. Bu saati görenler onu neden tamir etmediklerini merak eder, sorarlarmış. Saatçi, bu soru karşısında, her ona baktığında bir şeyi anımsattığı için onarmadığını söylermiş. Günün birinde meraklı adamlardan biri ona neyi anımsattığını sormuş. Saatçi gülümseyerek şöyle açıklamış:
“Gençliğimde yapmak istediğim çok şey vardı. Oturup kitaplar yazacak, ülkeler gezecek, dostları ziyaret edecektim. Ayrıca sevdiğim insanlara söyleyecek sözlerim vardı. Daha zamanım var dedim, yapmak istediklerimi sürekli erteledim. Sonra bir gün aynaya baktığımda saçlarımın ağardığını, kısacası yaşlandığımı fark ettim. Ömür saatim on ikiye baş kala olmuş. Bu yıllardır çalışmayan saat gibi…”
Hayatta en büyük yanılgımızın, daha erken olduğunu sanarak, zamanımız var diyerek, ertelediğimiz iş ve ilişkilerden kaynaklandığını söyleyebilirim. Oysa zaman, bazen öyle bir göz açıp kapayıncaya kadar geçiyor ki, bunun farkına vardığımızda hayıflanmanın da hiçbir anlamı kalmamış oluyor.
Bir ömür boyu maddesel ve tinsel değerler biriktiriyoruz. Bunlardan her biri yaşam tarzımızı, ilişkilerimizi, hayata bakışımızı şekillendiriyor. Onlarla hayata bağlanıyoruz, yaşama anlam katıyoruz. Elbette ki son eşiğe ayak basıncaya kadar!
Diğer bir deyişle, sözümüzün başında söylediğimiz gibi saat on ikiyi vuruncaya kadar!
Bu yüzden bütün saatlerin bizim için uygun olduğu zamanlarda, daha on ikiye beş kala olmasını beklemeden, ne yapmamız gerektiğini göz önüne almalı ve eyleme geçmeliyiz diye düşünüyorum.