Bir gün taşralı bir adam Kanun denilen bir yerin kapısından içeri girmek ister. Ama kapının önünde bir bekçi vardır. Bekçi keskin bir edayla adama giremeyeceğini söyler; ama kapının tamamen kapalı olmadığını da belirtir. Adam beklemeye koyulur.
Yıllarca bekler. Ara ara bekçiden izin almaya çalışır, hatta ona rüşvet verir, sorularla ikna etmeye çalışır. Buna rağmen bir türlü içeri giremez. Çok uzun yıllar geçer, adam neredeyse hayatının sonuna gelmiştir ama hala kapının önünde bekçinin onu içeriye almasını beklemektedir. Sonunda bekçiye şunu sorar:
“Herkes Kanun’a girmeye çalışıyor, ama nasıl oluyor da bunca yıl boyunca bu kapıdan başka kimse içeriye girmeyi denemedi bile?”
Bekçi şöyle cevap verir: “Bu kapı yalnızca senin içindi. Şimdi onu kapatıp gidiyorum.”
Ve adam ölür…
Bu sözler, ‘Kanun’un Önünde’ adıyla, Kafka’nın ölümsüz eseri ‘Dava’ romanında yer alan bağımsız bir kısa hikâyeye ait.
Hikâye, bireyin hareket etme, karar alma ile icraata geçme gücünün çok ötesinde olan bir güç karşısında aciz durumunu anlatmaya çalışır. Taşralı adam kendisini içeri almayan bekçiye karşı çıkıp içeri girmeyi denemek yerine onun iznini bekler, üstelik hayatının sonuna kadar.
Adamın trajedisi yalnızca bekçinin onu engellemesi değildir. Asıl trajedi, kapının önünde beklemeyi kabul etmesidir. Kapı açıktır ama adam girmeye cesaret edemez.
Kafka’nın bekçisi devlettir, bürokrasidir, mahkemedir, otoritedir, toplumdur, geleneklerdir; hatta insanın kendi korku ve travmalarıdır. Belki de adam, bunların hepsinin ortaklaşa ürettiği bir inertia -hareketsizlik- durumuna maruz kalmıştır. Hayatı boyunca izin beklemiştir.
Bu kısa hikâye, büyük ölçüde, insanın kendi hayatının öznesi olmaktan vazgeçip izin bekleyen bir varlığa dönüşmesinin anlatısıdır.
Kafka'nın en acımasız ironisi ise bekçinin son sözlerinde saklıdır.
Adam hayatı boyunca Kanun’un kapısından içeri girmeyi bekler; sonunda ise bekçi, o kapının zaten yalnızca onun için yapılmış olduğunu söyler.
Adam belki de bütün hayatını, kendisine ait olan bir şeyi elde etmek için başkasından izin bekleyerek tüketmiştir.
***
Kafka’nın çaresiz ve hareketsiz insan hali, ‘Dönüşüm’ romanı ile evin içine, en mahrem alana taşınır ve bireyin yabancılaşmasına evrilir.
Romanın kahramanı Gregor Samsa ailesini geçindiren bir işçidir ama bir sabah kâbuslarla dolu uykusundan uyandığında kendisini dev bir böceğe dönüşmüş bulur. Samsa, sistemin çarklarında öylesine ezilmiş durumdadır ki, böceğe dönüşmesini değil de, işe geç kalmasını dert edinir.
Samsa, kendi bedenine ve elbette ruhuna yabancılaşmasının en uç noktasındadır.
Samsa'nın dönüşümü, hem fiziksel hem de duygusal bir yabancılaşmayı temsil eder. Onun hikâyesi, insanlığın en temel sorunsalından biri olarak, yabancılaşma, boşluğa savrulma, aidiyet eksikliği ve insanın varoluşsal sorgulamaları gibi temaları merkeze alır.
Hareketsizlik ve ‘seyirciyi oynamak’ Dönüşüm’de yabancılaşma ile yeni bir olumsuz yön alır.
Kanun Önünde’de, otorite bekçidir. Dönüşüm’de ise bu kez Baba’dır.
Yazarın ‘Babama Mektup’ eserinde babası Hermann Kafka’ya yönelttiği, "Senin karşında güvenimi kaybettim, yerine sonsuz bir suçluluk duygusu edindim" serzenişi, diğer eserlerinin de anahtarıdır. Kafka için baba, sadece evdeki sert bir ebeveyn değil; Kanun Önünde’deki o geçit vermeyen azametli bekçinin, Dönüşüm’de ise oğlunu böceğe dönüştüren ve sonunda da ölüme terk eden acımasız sistemin ta kendisidir.
Kafka’nın edebiyatında otorite, yabancılaşmanın ötesinde hiçbir zaman ödenemeyen bir suçluluk duygusu da yaratır. Otorite, sistem ve toplum baskısı suçsuz insanı bile suçluluk duygusuna iter.
Albert Camus’nün de ‘yabancısı’ bir anlamda Kafka’nın yabancısına benzer. İkisi de toplumdan ayrışarak kendi cehennemlerini yaşamaya çalışır.
Kafka yabancılaşmanın cehennemini anlatır; Camus ise o cehennemin içinde nasıl yaşanabileceğini sorgular.
Kafka’nın amacı sisteme başkaldırıdan öte, sistemin insanı nasıl da dünyaya yabancılaştırdığını, suçluluk duygusuna ittiğini ve böceğe dönüştürdüğünü cümle aleme anlatmak oldu.
20. yüzyılın ünlü Alman düşünürü Walter Benjamin, Kafka’yı "yenilginin içindeki asaleti ve özgürlüğü keşfetmiş modern bir bilge" olarak tanımlar.
Kafka’nın karakterlerinin sürekli başarısız olması, modern insanın gerçek durumunu gösterir. Başarısızlık, sistemin kusursuz işlediği illüzyonunu yıkan en güçlü kanıtlardan biridir.
Benjamin'e göre Kafka bize kazanmayı değil, her şeyiyle bizi ezen bir dünyada insan kalabilerek nasıl yenileceğimizi öğretmeye çalışır.
Ancak, bu ‘yenilgi’ gösterisinde, Kafka’nın hiç açığa çıkarmadığı, ‘nasıl kazanılacağı’nın gizli mesajı da var.
***
Bugün de devasa sistemin çarkları arasında kendini değersiz hisseden, kendisinin olmayan bir ana hedef için sürekli çalışmak zorunda olduğunu düşünen insan, kendi hayatının öznesi olmak yerine sistemin bir nesnesine dönüşüyor.
Kafka’nın taşralı adamı gibi sistemin farklı kapılarında onay bekliyor veya Gregor Samsa gibi plazalarda, evlerde sessizce böceğe dönüşüyor.
Bu bağlamda, Kafka’nın örtülü uyarısı bugün için de çok değerli.
Günümüz mağdurunun, kendi iradesinin sorumluluğunu alıp o kapılardan geçmeye çalışmadığı ve kendisini böceğe dönüştürmeye aday rolleri reddetmediği sürece, bekçinin kapıyı yüzüne kapatmasını beklemekten başka bir geleceği olmayacak.