Çoğumuz Avrupa'nın sınırlarının Akdeniz'de bittiğini düşünürüz. Oysa haritaya biraz daha dikkatli bakınca şaşırtıcı bir tablo ortaya çıkıyor. İspanya'ya bağlı Ceuta ve Melilla, Fas'ın kuzey kıyısında yer alan iki Avrupa şehri. Avrupa Birliği'nin Afrika kıtasındaki tek kara sınırı da burada.
Peki Avrupa'nın şehirleri Afrika'da ne arıyor? Cevap beş yüz yıl öncesine uzanıyor. Ceuta, 1415’te Portekiz tarafından ele geçirildi, daha sonra İspanya'nın yönetimine geçti. Melilla ise 1497’den beri İspanya'nın kontrolünde.
Fas 1956’da bağımsızlığına kavuştu. İspanya, Ceuta ve Melilla'nın sömürge değil, yüzyıllardır ülkenin ayrılmaz parçaları olduğunu savunuyor. Fas ise aynı fikirde değil. Şehirlerin Afrika'da bulunduğunu ve Avrupa'nın kıtadaki son sömürge kalıntıları olduğunu söylüyor.
Bu tartışma bana Cebelitarık'ı hatırlatıyor. İspanya'nın güney ucundaki Cebelitarık, 1713’te Utrecht Anlaşmasıyla İngiltere'ye bırakıldı ve bugün hâlâ İngiliz egemenliğinde. İspanya geri verilmesini istiyor. İlginç olan, İngiltere'nin Cebelitarık'tan çekilmesini isteyen İspanya, Ceuta ve Melilla'nın tartışmasız biçimde kendisine ait olduğunu söylüyor. Fas ise iki örnek arasında büyük bir fark görmüyor.
Bu eski egemenlik tartışması, Ceuta’daki son göç kriziyle yeniden gündeme geldi. Kısa sürede on binlerce göçmen akın etti. Fas’taki yüksek genç işsizliği ve İspanya’da göç konusundaki hukuki gelişmelerin yarattığı beklentiler bunun nedenleri arasında gösteriliyor. Ancak Fas’ın diplomatik nedenlerle sınır kontrollerini gevşetmiş olabileceği de tartışılıyor.
Bunu anlamak için Batı Sahra meselesine bakmak gerekiyor. Bölge 1975’e kadar İspanya'nın sömürgesiydi. İspanya çekilince Fas büyük bölümünü kontrol altına aldı. Bağımsızlık yanlıları ise ayrı bir devlet kurulmasını istiyor.
Son dönemde gerilim yeniden arttı. İspanya Başbakanı Pedro Sánchez'in, Batı Sahra'nın bağımsızlığını destekleyen Cezayir'i ziyaret etmesi Fas'ı rahatsız etti. Batı Sahralıların torunlarına İspanyol vatandaşlığını kolaylaştırmaya yönelik girişimler de tepki çekti. ABD Başkanı Trump ise Batı Sahra konusunda Fas'a destek verdi. Bu nedenle Ceuta'daki göç hareketi aynı zamanda diplomatik bir mesaj olabilir. Çok sayıda göçmenin kısa süre içinde Fas’a geri dönmesi de bu şüpheyi artırdı.
Kriz Avrupa Birliği için de bir sınav oldu. Avrupa Komisyonu İspanya’ya destek verdi. Ancak üye ülkeler arasında aynı ölçüde birlik oluşmadı. Bazı ülkeler daha sıkı sınır güvenliği çağrısı yaptı. İspanya ise Avrupa'dan daha güçlü dayanışma beklediğini açıkladı.
Göçün arkasında savaş, yoksulluk, iklim değişikliği ve daha iyi bir yaşam umudu gibi insani nedenler var. Ancak Avrupa'da göç artık yalnızca insani bir mesele olarak görülmüyor. Güvenlik ve siyasi istikrar da tartışmanın parçası. Göç artık Avrupa'nın yumuşak karnı haline geldi.
Uzun vadeli tablo daha da karmaşık. Önümüzdeki otuz yılda nüfus artışının en hızlı Afrika'da gerçekleşmesi bekleniyor. Avrupa ise hızla yaşlanıyor ve iş gücüne ihtiyaç duyuyor. Dolayısıyla Avrupa'nın önündeki temel soru göçü tamamen durdurup durduramayacağı değil. Asıl mesele, ihtiyaç duyduğu iş gücü ile toplumsal uyumu aynı anda nasıl yöneteceği.
Bugün Ceuta'daki kriz kontrol altına alınmış olabilir. 2025 yılının tamamında İspanya'ya yaklaşık 37 bin, Yunanistan'a 49 bin, İtalya'ya ise 66 bin kaçak göçmen gelmişti. Ceuta'ya çok kısa bir süre içinde 50 binden fazla insanın yönelmesi bu nedenle olağanüstü bir görüntüydü. Bu görüntüler aşırı sağın yıllardır anlattığı hikâyeyi besliyor. Sınırlar kontrol altında değil, devletler göçü yönetemiyor ve Avrupa kendini koruyamıyor.
Aşırı sağ partiler iktidara gelse ve göçü sert biçimde sınırlasalar, bu kez Avrupa'nın ihtiyaç duyduğu iş gücünü azaltarak ekonomik büyümeyi zora sokabilirler. Avrupa'nın önündeki seçim bu nedenle giderek zorlaşıyor. Daha fazla göçün yaratacağı toplumsal ve siyasi gerilim mi, yoksa daha az göçün getireceği ekonomik bedel mi? Avrupa önümüzdeki yıllarda tam olarak bu ikilemle yaşayacak.