Halkların tarihlerini anlatma şekli birbirinden farklıdır. Kimi halk tarihini zaferlerle anlatır, kimisi ise kayıplarıyla. Yahudiler ise belki de dünyada acıyı en çok mizaha dönüştürebilen halklardan biridir; çünkü bazen gülmek, unutmanın değil; hatırlamaya dayanabilmenin tek yoludur.
İki bin yılı aşkın sürgün, Babil'den Roma'ya, Engizisyon'dan pogromlara, Holokost'tan modern çağın güvenlik kaygılarına dek uzanan uzun bir tarih, Yahudi kimliğini yalnızca inançla değil, hafızayla da şekillendirmiştir. Bu nedenle Yahudi mizahı, yüzeysel bir eğlence değil; kolektif belleğin en zarif savunma mekanizmalarından biridir. Sigmund Freud, 1905 yılında yayımladığı ‘Espriler ve Bilinçdışıyla İlişkileri’ adlı eserinde mizahın bastırılmış acıyı dönüştürme gücünden söz eder, ancak Yahudi mizahı Freud'un kuramının ötesine geçer. Burada kahkaha, trajedinin inkarı değil, ona teslim olmamanın diğer adı gibidir. Yani başka bir pencereden bakıldığında gülmek, kaderle alay etmek değil, kader karşısında insan kalabilmektir.
Bir Yahudi fıkrasında hahama, "Neden Tanrı bize bu kadar çok sınav veriyor?" diye sorarlar. Haham gülümseyerek cevap verir: "Çünkü bizi çok seviyor." Ardından kısa bir sessizlik olur ve ekler: "Artık biraz daha az sevse de olur." Bu birkaç cümle, teolojiyi, kaderi ve insanın kırılganlığını aynı anda taşıyabilen bir mizah anlayışının özüdür. Filozof Henri Bergson, mizahın toplumu ayakta tutan bir esneklik olduğunu söyler. Yahudi tarihinde bu esneklik yalnızca toplumsal değil, varoluşsaldır. Çünkü bazen bir halkı ayakta tutan şey ne ordular ne de sınırlardır; halkı ayakta tutan, birlikte gülebilme yeteneğidir.
Holokost’un ardından birçok düşünür, böylesine büyük bir felaketten sonra mizahın mümkün olup olmadığını tartışmıştır. Oysa Yahudi kültürü, acıyı kutsallaştırmak yerine onun karşısına ince bir ironi koymayı seçer. Woody Allen'ın nevrotik karakterlerinden Mel Brooks'un Hitler'i alaya alan filmlerine kadar uzanan bu gelenek, kötülüğü küçümseyerek ona teslim olmamayı amaçlar. Toplama kamplarında bile insanlar birbirlerine küçük şakalar anlatmış, ekmeğin küçücük bir parçasını ‘bugünün ziyafeti’ diye adlandırmış ya da ertesi günün belirsizliğini ince bir ironiyle karşılamıştır. Bu, yaşanan dehşeti küçümsemek değil, dehşetin insan ruhunu tamamen teslim almasına izin vermemektir. Benzer biçimde Nobel Edebiyat Ödüllü Isaac Bashevis Singer'in öykülerinde kahramanlar sürekli kendi korkularıyla alay ederler, çünkü Yahudi mizahında asıl hedef başkaları değil, insanın kendi zayıflıkları, kaygıları ve faniliğidir. Belki de bu yüzden Yahudi mizahı güldürmekten çok düşündürür. Her esprinin ardında “Hayatta kaldık ve hala anlatacak bir hikayemiz var” diyen sessiz, ama sarsılmaz bir irade saklıdır. Böylelikle mizah burada bir silah olmaktan çıkarak insan onurunun son sığınağı haline gelir. Belki de Yahudi mizahının dünyaya öğrettiği en önemli ders şudur: Acı insanı susturabilir, fakat bazen bir tebessüm, en uzun ağıttan daha derin konuşur. Çünkü hafızasını kaybetmeyen toplumlar yalnızca geçmişlerini değil, umutlarını da korurlar.
Bugün dünyanın birçok yerinde insanlar birbirlerini dinlemek yerine birbirlerinden korkmayı ve nefret etmeyi öğreniyor. Belki tam da bu yüzden acının içinden doğan o ince gülümsemeyi yeniden anlamaya ihtiyacımız var. Zira gerçek mizah, başkasına değil, önce kendi kırılganlığına gülmeyi bilenlerin erdemidir ve belki de insanlık, en çok bunu unuttuğu için üzüntünün kapanına kısılmaya devam ediyordur.