Odysseus neden ölümsüzlüğü reddetti?

İvo MOLİNAS Köşe Yazısı
5 Ağustos 2026 Çarşamba

Bazen bir film yönetmeni çıkar; benzersiz bir cesaretle büyük bir işe girişir. Yüz milyonlarca dolar harcayarak bir film çeker ve öyle bir konu seçer ki post-modern dünyanın küçük bir köye dönüşmüşlüğünde, düşünürlerinden sinemacılara, sanatçılardan edebiyatçılara, yazarlardan siyasetçilere ve elbette sokaktaki sıradan sinemasevere kadar herkes günlerce, hatta haftalarca filmin temel aldığı meseleyi kendi perspektifinden tartışır.

Bunu başarabilen yönetmen sayısı çok azdır. Onların başında ise Christopher Nolan gelir. Nolan, 2023 yılında çektiği Oppenheimer ile düşünce dünyasında büyük bir etki yaratmış ve üç yıl boyunca herkes onun yeni filmini beklemişti.

Nolan, bu kez yönünü Batı edebiyatının ikinci en eski ve kurucu metni kabul edilen Odisseia'ya çevirdi. Böylece yalnızca yeni bir film sunmakla kalmadı; destanın kendisini, kahramanını ve felsefi açılımlarını yeniden dünya gündemine taşıdı. Film vizyona girer girmez Odisseia üzerine sayısız makale, tartışma ve yorum kaleme alındı.

Homeros'un MÖ 8. yüzyılda yazdığı Odisseia, tam on yıl süren Truva Savaşı'nın ardından İthaka Kralı Odysseus'un yurduna dönüşünü ve bu süreçte yaşadığı on yıllık zorlu yolculuğu anlatan 24 bölümlük büyük bir epik şiirdir.

En yalın ifadeyle, Odisseia bir eve dönüş (nostos) destanıdır.

Yunan orduları Truva'yı ele geçirmek için tam on yıl savaşır. Sonunda Odysseus'un keskin zekâsı ve tarihin en ünlü savaş hilesi sayesinde zafer kazanılır. Ancak asıl destan, savaşın bitmesiyle başlar: Eve dönüş yolculuğu...

Aslında Odisseia, kaostan düzene geçişin görkemli anlatısıdır. Savaştan barışa, nefretten sevgiye, felaketten huzura uzanan bir yolculuktur. Başka bir ifadeyle, insanın yaşamında kaosun yarattığı entropiyi büyük bir mücadeleyle yeniden düzene dönüştürme çabasının hikâyesidir.

Odysseus, inşa ettirdiği devasa Truva Atı'nın içine askerleriyle birlikte saklanarak şehrin düşmesini sağlar. Truva yakılır, yıkılır ve yağmalanır; halkının büyük bölümü katledilir. Büyük zaferin ardından Odysseus, on yıldır uzak kaldığı eşi Penelope'ye ve ülkesi İthaka'ya dönmek üzere arkadaşlarıyla birlikte yola çıkar.

Ancak kibri yüzünden Deniz Tanrısı Poseidon'u öfkelendirir. Poseidon dönüş yolculuğunu bitmek bilmeyen felaketlerle doldurur. Sanki insan hayatının kaçınılmaz zorluklarını hatırlatmak istercesine Odysseus'un önüne sürekli yeni engeller çıkarır. Onun amacı yalnızca intikam almak değildir; Odysseus'a evini, ailesini ve hayatının anlamını unutturmaktır.

Odysseus neredeyse bütün arkadaşlarını kaybeder. Gemisi batar ve kendisini yarı ölü hâlde ünlü deniz perisi Kalypso'nun yaşadığı adada bulur. Güzelliğiyle dillere destan Kalypso ona âşık olur ve yedi yıl boyunca adada yanında tutar. Her türlü konforu sunar, onunla sürekli birlikte olur, fakat Poseidon'un da Kalypso'nun da bütün unutturma çabalarına rağmen Odysseus'un aklı hep İthaka'dadır.

Sonunda Zeus devreye girer ve Kalypso'ya onu serbest bırakmasını emreder. Kalypso istemese de bu buyruğa karşı gelemez. Ayrılmadan önce Odysseus'a son bir teklif yapar:

"Benimle kalırsan sana ölümsüzlüğü ve sonsuz gençliği vereceğim."

Odysseus bir an bile tereddüt etmez:

"Hayır."

Ve yeniden İthaka'ya doğru yola çıkar.

Çağdaş Fransız düşünür Luc Ferry'ye göre, işte bu karar felsefenin en temel sorusunun başlangıç noktalarından biridir. Hatta Ferry, felsefenin gerçek tarihinin Odysseus'un Kalypso'yu reddetmesi ile başladığını savlar.

Çünkü Odisseia destanı, "Ölümlüler için iyi bir hayat nedir?" sorusuna kahramanı aracılığıyla cevap arar.

Ferry'ye göre bunun ilk şartı, insanın korkularından -özellikle de ölüm korkusundan- kurtulmasıdır. Korku insanı küçültür, özgürlüğünü elinden alır ve bilgeliğe giden yolu kapatır.

İkinci olarak, geçmişe duyulan özlem ile geleceğe bağlanan umut, insanı ‘şimdi’den kopardığı ölçüde mutsuzluğun kaynağına dönüşür. Bu düşünce, Nietzsche'nin amor fati anlayışıyla da örtüşür: İnsan kaderini ve bugünü sevebildiği ölçüde iyi yaşayabilir.

Son olarak, Ferry Antik Yunan düşüncesinde insanın kendisini kozmosun bir parçası olarak kavradığında ölümün bile sonsuzluğun doğal bir evresi hâline geldiğini söyler. Böylece insan iyi bir hayatın önündeki en büyük engeli aşabilir.

Odysseus da tam olarak bunu yapar. Korkularını geride bırakır; geçmişin yüküne ve geleceğin belirsizliğine teslim olmadan ait olduğu yere, İthaka'ya ulaşmak için mücadele eder.

Onun gözünde başarılı ve mutlu geçen ölümlü bir hayat, hep genç kalacağı ölümsüz ama anlamını yitirmiş bir hayattan çok daha değerlidir.

Çünkü insanın amacı sonsuza kadar yaşamak değil, yaşadığı hayatı iyi yaşayabilmektir.

***

Christopher Nolan'ın filmi ise destanın olay örgüsünü büyük ölçüde korurken, onun felsefi omurgasını modern dünyanın düşünce kodlarıyla yeniden yorumluyor. Ortaya büyük ölçüde psikolojik, yer yer belli belirsiz siyasal göndermeler taşıyan farklı bir anlatı çıkıyor.

Filmin en çarpıcı yorumu ise Truva Atı üzerinedir.

Nolan'a göre Truva Atı yalnızca zekânın değil, aynı zamanda insanlık tarihinin en büyük medeniyet/ahlaki kırılmalarından birinin simgesidir. Çünkü Yunanlılar bu devasa tahta atı Truvalılara, barışın ve Zeus'un kutsamasının sembolü olarak sunarken, gerçekte onu büyük bir aldatmacanın aracı hâline getirir.

Filmde Odysseus'un eşine yaptığı itirafta da vurgulandığı gibi, bu yalnızca bir savaş hilesi değildir; aynı zamanda Zeus'un Yasası’na (xenia) karşı işlenmiş büyük bir yanlıştır.

Üstelik Nolan'ın Odysseus'u Homeros'un kahramanından belirgin biçimde ayrılır.

Homeros'un Odysseus'u kurnaz, gururlu, dayanıklı ve eve dönmeye çalışan klasik bir epik kahramandır.

Nolan'ın Odysseus'u ise savaşın ahlaki yükünü omuzlarında taşıyan, travmalarıyla yaşayan, vicdanını sorgulayan ve kefaret arayan modern bir yarı kahramandır.

Dolayısıyla destan daha çok zekâ, dayanıklılık, kader, eve dönüş ve ‘iyi bir hayat’ arayışı üzerine kuruluyken, Nolan'ın filmi destanın hikâyeleri eşliğinde insan psikolojisini, suçluluk duygusunu ve medeniyetin kırılganlığını merkeze alır.

Bu tercih, destanın ruhunu belli ölçüde dönüştürse de günümüz insanının vicdanına ve travmalarına dokunan, medeniyeti de sorgulayan yeni bir katman eklemeyi başarıyor.

Sonuçta Nolan bir kez daha büyük bir işe imza atıyor.

En önemlisi, “İyi bir hayat nedir?” sorusunu bir kez daha hatırlatıyor.

Sinemanın, edebiyatın ve felsefenin yüce birlikteliğine selam olsun.

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün