İstanbul’dan bir komedyen geçti. Mısır asıllı stand up’çının ismi: Basım Yusuf. İstanbul Kongre Merkezi’ni tıka basa dolduran seyirci kitlesinin çoğunluğu yabancıydı. Dünyaca tanınan ve sevilen bir komedyen ancak Türkler henüz tam keşfetmemiş. Belki de şovun İngilizce olması kısıtlayıcı olmuştur. Asıl mesleği kalp cerrahlığı olan Yusuf, siyasi hicivleri yüzünden artık Mısır’da yaşamıyor, hakkında çıkarılan ceza kararı henüz sınır kapılarına bildirilmeden ülkeden çıkıp ABD’ye yerleşmiş. “Basım Yusuf serbest bırakılsın!” sloganlı bir işe yaramayan kampanyalar başlamadan tüymüş.
Ben Yusuf’un mizahını epey zeki buldum. Siyasi bakış açısı tam uymasa da düşündürücüydü. İzleyici kitlesinin anladığına dair tepki verdiği espriler genelde daha kolay anlaşılır olanlardı. Örneğin, Yusuf’un Ortadoğu evliliklerini Las Vegas’a gidip kumar oynamaya benzettiği esprisine herkes kahkahalar attı. Ortadoğu kültüründe kumar oynamak yasak olduğu için insanların risk alma ve kumarbazlık dürtüsünü geleneksel evliliğe kanalize ettiğini söyledi. “Hayatında toplasan üç kere gördüğü insanla evlenmek romantizm değil Rus ruletidir”, dedi. Bence de komikti, ama katmanlı değildi. Sloganlaşmış konular iyi tepki alıyordu. Hatta bağırış çağırışla Yusuf’un o konulardan daha da taraflı ve ırkçı bahsetmesi emrediliyordu.
Ancak katmanlı mizahta seyirci yüzeyde takılıp kalıyordu. Bu da bana şunu sorgulattı: Bir esprinin çoğunluğu güldürmesi, onu daha kaliteli yapar mı? Bence hayır, kavrama yeteneği farklı dünyalarla ilgili. Aynı şeylere gülecek kadar ortak referans yoksa mizah havada asılı kalır. Örneğin ABD’de vatandaşlığa kabul töreninde elini kalbine koyup binlerce göçmen ile aynı anda Amerika’nın tüm düşmanlarına karşı canını feda etmeye yemin ettiğini anlattı. Sonuçta sistematik, mekanik ve mantıksız bir yemin törenini, kendi elit deneyimi üzerinden hicvetti, ironiyi yakalayan kitle daha azdı.
Aynı referansları paylaşabilecek insan sayısı azaldıkça, mizah güldürücülüğünü yitiriyor. Mizahın entelektüel derinlik kazanması aynı zekada insanlar arasında bile sorun yaratır. Aynı dili konuşuyor olsalar bile birbirlerini anlamakta zorlanırlar. Ve görüşler ayrıştığında, toplumsal mesafe de kaçınılmaz olur.
Bugünlerde bitirdiğim çok dokunaklı bir kurgu roman var: Adı Algernon’a Çiçekler. Roman, Charlie’nin düşük zekadan deneysel bir ameliyatla süper zekaya dönüşme hikayesi. Kitap genç adamın kendi günlüklerinden ilerlediği için zekası arttıkça yalnızlaşmasına şahit oluyoruz. Çok arkadaşı olup eğlendiğini sanırken, aslında kendisine gülündüğünü idrak ediyor akıllandıkça…
Charlie ameliyattan sonra insanların neden bu kadar yavaş kavradığını anlayamaz. İletişim kopukluğu başlar.
Romandan bahsetmemin nedeni aynı kapsamlı mizahta olduğu gibi üstün zeka ve yüksek eğitim de toplumda karşılık bulamıyor. Bilgisi arttıkça insanın topluma yabancılaşması kaçınılmaz hale geliyor.
Sonuç olarak, paylaşılan ortak referanslar azaldıkça yalnızca mizah güldürücülüğünü yitirmiyor; insan da insanı anlamakta zorlanıyor. Tıpkı ameliyattan sonra etrafındaki dünyaya yabancılaşan Charlie gibi, entelektüel derinlik ve yüksek kavrayış da modern toplumda bir ödül değil, adeta bir yalnızlık cezasına dönüşüyor. Basım Yusuf’un o katmanlı hicvini ıskalayıp sadece yüzeysel kalıplara gülen kitlelerin gösterdiği gibi: Bir esprinin ya da fikrin kalitesini çoğunluğun alkışı değil, onu kavrayabilen zihinlerin derinliği belirler. Aksi takdirde, görüşlerin ayrıştığı ve ortak dillerin yok olduğu yerde, toplumsal mesafe kaçınılmaz bir uçuruma dönüşmekten kurtulamaz. Gülmeyi unuturuz…