Soğuk Savaş denildiğinde akla genellikle nükleer tehditler, Berlin Duvarı ya da ideolojik rekabet gelir. Oysa bu dönemin en sert yüzü, çoğu zaman görünmeyen operasyonlarda saklıydı. Bunlardan biri de bağımsızlık sonrası Afrika’nın en umut verici liderlerinden biri olan Patrice Lumumba’nın öldürülmesidir.
Lumumba, 1960 yılında Belçika’dan bağımsızlığını kazanan Kongo’nun ilk başbakanıydı. Genç, karizmatik ve en önemlisi bağımsızlık konusunda tavizsizdi. Ancak tam da bu özellikleri, onu Soğuk Savaş’ın ortasında hedef haline getirdi.
Çünkü Kongo sıradan bir ülke değildi. Zengin yeraltı kaynakları -özellikle uranyum- Batı için stratejik öneme sahipti. Nitekim Hiroşima’ya atılan atom bombasının hammaddesi de Kongo’dan çıkmıştı. Böyle bir coğrafyada, ‘kontrol edilemeyen’ bir liderin varlığı kabul edilebilir değildi.
Lumumba’nın Sovyetler Birliği ile temas kurması, Washington’da alarm zillerini çaldı. ABD yönetimi, onun “ikinci bir Castro” olabileceğinden endişe ediyordu. Bu noktadan sonra süreç hızlandı.
Arşiv belgeleri ve yıllar sonra ortaya çıkan raporlar, CIA’in Lumumba’yı ortadan kaldırma planları yaptığını açıkça gösteriyor. Hatta dönemin ABD Başkanı Dwight D. Eisenhower’ın bu yönde talimat verdiğine dair güçlü iddialar bulunuyor.
Ancak operasyon doğrudan bir Amerikan müdahalesi şeklinde gerçekleşmedi.
Lumumba, iç siyasi krizler ve askeri darbe sürecinde devrildi. Ardından rakipleri tarafından yakalanarak ülkenin güneyindeki Katanga bölgesine götürüldü. 1961 yılında burada, Belçikalı yetkililerin de dahil olduğu bir süreçte işkence edilerek öldürüldü.
Yıllar sonra açılan arşivler, Belçika’nın bu suikasttaki rolünü açık biçimde ortaya koydu. 2001’de Belçika parlamentosu, Lumumba’nın ölümündeki ‘ahlaki sorumluluğunu’ resmen kabul etti. Daha da çarpıcısı, Lumumba’nın cesedinin asitle yok edildiği ve geriye sadece bir dişinin kaldığı ortaya çıktı.
Bu olay, yalnızca bir liderin ölümü değildi.
Bu, Soğuk Savaş’ın ‘arka odalarında’ nasıl bir dünya kurulduğunun somut bir örneğiydi. Demokrasi, bağımsızlık ve halk iradesi gibi kavramlar, büyük güçlerin çıkarları söz konusu olduğunda ne kadar kolay göz ardı edilebiliyordu.
Bugün geriye dönüp baktığımızda, Lumumba’nın hikâyesi bize sadece geçmişi anlatmıyor. Aynı zamanda şu soruyu da sorduruyor:
Büyük güçler gerçekten değişti mi, yoksa sadece yöntemlerini mi güncelledi?
Çünkü tarih bize şunu gösteriyor: Bazı operasyonlar biter. Ama o operasyonları mümkün kılan zihniyet, kolay kolay ortadan kalkmaz.
Ve bazen, bir ülkenin kaderi… Sessizce alınan bir kararla değişir.