Kazananı belirleyen artık petrol olmayacak!
1977 yılında ABD Başkanı Jimmy Carter, Amerikalılara oldukça dürüst bir mesaj verdi. Enerjinin sonsuz olmadığını, ülkenin ithal petrole bağımlılığının stratejik bir risk oluşturduğunu söyledi. Enerji verimliliğine yatırım yapılmasını, alternatif enerji kaynaklarının geliştirilmesini ve uzun vadeli düşünülmesini savundu. O dönemde Beyaz Saray'ın çatısına yerleştirilen güneş panelleri de bu yaklaşımın sembolü haline geldi.
Carter'ın temel varsayımı basitti. Dünyada kaynaklar sınırlı. Bu gerçeği kabul edelim ve ona göre hazırlanalım. Kendisi bir iklim aktivisti değildi, sadece stratejik olarak uzun vadeli düşünebilen bir devlet adamıydı. Ancak Amerikan siyaseti 1980'lerde petrol fiyatlarının düşmesinden de destek alarak farklı bir yolu tercih etti. Ronald Reagan döneminde öne çıkan yaklaşım, teknolojinin, piyasanın ve yeni üretim modellerinin enerji sorunlarını çözeceği yönündeydi.
Bu yaklaşımın 1990'lardaki Körfez krizinde kırılgan olduğu görüldü. Ancak 2000’lerden itibaren kaya petrolü ve kaya gazı devrimi ABD’ye beklenmedik bir stratejik avantaj sağladı. ABD petrol ithalatına olan bağımlılığını önemli ölçüde azalttı. Bu, Carter’ın öngördüğü türden bir enerji dönüşümü değildi. Daha çok Amerikan kapitalizminin enerji sorununa cevabıydı. Daha az tüketmek yerine daha fazla üretmek.
Avrupa ise aynı dönemde bambaşka bir yoldaydı. Büyük petrol rezervlerine sahip olmadığı için enerji güvenliğini çeşitlendirme üzerinden kurmaya çalıştı. Bazı ülkeler nükleer enerjiye yöneldi, bazıları Kuzey Deniz’deki petrol kaynaklarından faydalandı, birçok ülke ise giderek doğal gaza ve özellikle Rus gazına bağımlı hale geldi. Bu model uzun süre ekonomik olarak gerçekçi göründü. Ancak Ukrayna Savaşı, Avrupa’nın enerji güvenliğinin ne kadar dış kaynaklara ve siyasi varsayımlara bağlı olduğunu gösterdi ve bu strateji sert bir şekilde duvara tosladı.
Avrupa bu kırılganlıkla yüzleşirken, Çin aynı dersi 2000’li yılların başında çıkarmıştı. Carter'ın yıllar önce savunduğu ve ABD ile Avrupanın başarılı olamadığı yaklaşımın bugün en güçlü uygulayıcısı Çin oldu. Son yirmi yılda Çin, enerji güvenliğini ulusal stratejisinin merkezine yerleştirdi. Dünyanın en büyük güneş enerjisi kapasitesini kurdu. Devasa bir nükleer enerji programı başlattı. Elektrikli araç üretiminde ve kullanımında dünya lideri haline geldi. Aynı zamanda kömür kapasitesini de tamamen terk etmedi. Batı uzun süre ‘yeşil enerji mi, fosil yakıtlar mı?’ tartışmasını sürdürürken Çin daha pragmatik davrandı ve ‘her ikisi de’ yaklaşımını benimsedi.
Yani Çin kendine göre yeni bir enerji stratejisi geliştirdi. Bu stratejinin merkezinde elektrikleşme bulunuyor. Çünkü elektrik farklı kaynaklardan üretilebiliyor. Güneşten, rüzgârdan, nükleerden, doğal gazdan veya kömürden. Bu çeşitlilik enerji sistemine esneklik kazandırıyor. Petrol fiyatları yükseldiğinde elektrikli araçlar devreye giriyor. Sanayi gerekirse yerli kömüre dönüyor. Enerji güvenliği, tek bir kaynağa bağımlılığın azaltılmasıyla güçleniyor.
Peki bu durum Çin’i gelecekte daha güçlü kılacak mı? Bunun garantisi yok. Çin'in ekonomik, demografik ve siyasi sorunları devam ediyor. Ancak enerji açısından bakıldığında önemli bir avantaj elde ettiği söylenebilir. Çünkü 21. yüzyılın enerji yarışında kazanan ülke mutlaka en fazla petrol rezervine sahip olan değil, en fazla enerji seçeneğine sahip olan ülke olacak gibi gözüküyor.
Belki de tarihin ironisi burada yatıyor. Çin, Amerika'nın onlarca yıl önce terk ettiği enerji güvenliği yaklaşımını en kararlı şekilde uygulayarak bugünlere hazırlandı. Batı ise hâlâ doğaçlama yapıyor.
Oysa cevap çok önceden verilmişti. Churchill’in İngiliz donanmasını kömürden petrole geçirirken verdiği ders basitti. Enerji güvenliğinin özü çeşitliliktir.
Çin bu dersi ezberledi. Batı ise unuttu.