Arthur Miller’ın ölümsüz eseri ‘Satıcının Ölümü’, Zorlu PSM’nin bu sezon sahneye koyduğu en iddialı yapımlardan biri olarak öne çıkıyor. Prömiyerinden bu yana kapalı gişe oynayan oyun, yalnızca güçlü oyunculuklarıyla değil, bugün hâlâ güncelliğini koruyan mesajlarıyla da izleyiciyi derinden sarsıyor.
National Theatre’ın eski Genel Sanat Yönetmeni Rufus Norris’in yönetmenliğinde sahnelenen yapım, kapitalist sistemin başarıyı tek ölçüt hâline getirerek bireyi nasıl yalnızlaştırdığını, değersizleştirdiğini ve sonunda öğüttüğünü çarpıcı bir dille anlatıyor. Ancak bu anlatı kuru bir sistem eleştirisinden ibaret değil; sahnede izlediğimiz şey, aynı zamanda bir insanın yavaş yavaş tükenişi.
Willy Loman rolünde Halit Ergenç, Linda Loman karakteriyle Zerrin Tekindor, ailenin büyük oğlu Biff’i canlandıran Fatih Artman ve küçük oğul Happy rolündeki Kerem Arslanoğlu, oyunun duygusal yükünü seyirciye bütün ağırlığıyla taşıyor. Özellikle Halit Ergenç’in performansı, oyunun en güçlü taraflarından biri. Willy’nin gururunu, kırılmışlığını, hırslarını, sevgisini ve giderek karanlığa sürüklenen ruh hâlini öylesine gerçekçi yansıtıyor ki bazı sahnelerde gözyaşlarını tutabilmek ciddi bir irade gerektiriyor.
“İnsan bir meyve değil, içini yiyip kabuğunu atamazsın”
Otuz altı yılını verdiği şirkette yaşlandığı gerekçesiyle maaşı kesilen Willy’nin çaresiz çırpınışları, bugün milyonlarca çalışanın taşıdığı görünmez korkuların sahnedeki yansıması gibi. Bir ömür emek verdiğiniz kurumun sizi gözünü kırpmadan gözden çıkarabilmesinin ele alındığı yer, oyunun en sarsıcı taraflarından biri.
Belki de gecenin en çarpıcı cümlesi, Willy’nin kendisini yıllar sonra hiçbir tereddüt göstermeden işten çıkaran patronuna söylediği şu sözlerdi:
“İnsan bir meyve değil, içini yiyip kabuğunu atamazsın.”
Tek başına üzerine bir roman yazılabilecek kadar güçlü bir cümle. Kullanılıp kenara bırakılmanın, emeğin değersizleşmesinin ve insanın araçsallaştırılmasının bundan daha etkili bir özeti olabilir mi?
Babadan oğula geçen yük!
Oyunun bir diğer dikkat çekici yönü ise ebeveynlik ve başarı baskısı üzerine söyledikleri. Başarılı bir Amerikan futbolu oyuncusu olan oğlu Biff’ten büyük beklentiler içinde yaşayan Willy, farkında olmadan oğlunun hayatını da şekillendiriyor. Biff’in babasına söylediği şu sözler, yalnızca sahnedeki karaktere değil, günümüzün birçok anne ve babasına da yöneltilmiş bir eleştiri niteliğinde:
“Beni öyle bir gaza getirdin ki kimseden emir almayı kendime yediremedim.”
Babasının sürekli özel ve ayrıcalıklı olduğuna inandırdığı Biff, Boston’a yaptığı habesiz bir ziyaretin de etkisiyle gerçek hayatla yüzleştiğinde hiçbir yerde tutunamıyor; savruldukça savruluyor. Miller’ın onlarca yıl önce yazdığı bu satırlar, günümüz ebeveynlik anlayışına dair hâlâ şaşırtıcı derecede güncel tespitler içeriyor.

Sevilmeye dair takıntı, insanı ölüme bile götürebilir
Satıcının Ölümü, sıradan insanların da en az büyük kahramanlar kadar trajik biçimde tükenebileceğini anlatıyor. Sevilmeye duyulan takıntının insanı mutluluğa taşımadığını, hayat boyu bir şeylerin taksitini ödemeye çalışırken aslında parayı değil kendimizi harcadığımızı hatırlatıyor. Başarı, statü ve takdir peşinde koşarken kaybettiğimiz şeyin çoğu zaman hayatın kendisi olduğunu yüzümüze vuruyor.
Zerrin Tekindor ise Linda karakterine öylesine sahici bir ruh katıyor ki sahne ile seyirci arasındaki sınır zaman zaman tamamen ortadan kalkıyor. Bir sahnede oğluna tepki göstermek için elindeki çiçeği fırlattığında, çiçek seyircilerin arasına düştü. Ben de o çiçeği alıp, o günlerde okumakta olduğum kitabın arasına koydum. Belki de oyundan bana kalan en güzel hatıra bu oldu.
Halit Ergenç’in devleşen performansı, Zerrin Tekindor’un kusursuz gerçekçiliği, Fatih Artman ve Kerem Arslanoğlu’nun güçlü katkılarıyla Satıcının Ölümü, bir tiyatro oyunundan ziyade insanın emekle, aileyle, başarıyla ve kendi değeriyle kurduğu ilişkiye dair uzun süre akıldan çıkmayacak bir yüzleşme.
24 yıl bekledik, hevesimiz kursağımızda kaldı
24 yıl sonra Dünya Kupası’nda yeniden Türkiye’yi izlemek, unuttuğumuzu sandığımız bir duyguyu yeniden hatırlattı bize. Sabahın altısında uyanıp ekran başına geçmekten şikâyet etmiyorduk; aksine yıllardır özlediğimiz o heyecanı yeniden yaşayabilmenin mutluluğunu hissediyorduk. Bu yüzden turnuvaya veda etmek bize fazlasıyla ağır geldi.
2002’de Hasan Şaş’ların, İlhan Mansız’ların dünyayı kendilerine hayran bıraktığı günleri izleyen nesil olarak, Dünya Kupası bizim için sadece bir futbol turnuvası olmadı hiçbir zaman. Yazlıklardaki çay bahçelerinde, kahvehanelerde, evlerin salonlarında tek yürek olduğumuz, tanımadığımız insanlarla sarıldığımız, aynı sevinçleri ve aynı gözyaşlarını paylaştığımız günlerdi onlar. Bu kez de aynı duygunun peşinden gittik. Alarm kurduk, umutlandık, hayaller kurduk. Erken gelen veda mağlubiyetten öte, yarım kalan bir hikâye hissi bıraktı içimizde.
Dünya Kupası bittiğinde kaybettiğimiz şey aynı bayrağın altında yeniden birleşebilme ve yıllardır hasret kaldığımız o milli heyecanı biraz daha yaşayabilme fırsatıydı. Biz üzgünüz, dileriz Yeşil Burun Adaları gibi sürpriz performanslar, layık olduğu başarıları bulur ve bu güzel müsabakalara renk katar.