Haziran ayı sınav ayı. Bu ayın gündeminde hayatlarının en hızlı değişimini en hazırlıksız şekilde yaşarken bir yandan da çok önemli olduğu söylenegelen sınavlara girecek olan gençlerin duyguları var.
Kaygı, gelecekte olmasından endişe ettiğimiz bir durumla ilgili olumsuz düşüncelerin, gerginlik hissinin ve buna eşlik eden bedensel semptomların (kalp çarpıntısı, terleme, karın ağrısı vb.) bir bütünüdür.
Korku ile kaygının kelime olarak sıkça aynı anlama kullanıldığını görebilirsiniz. Aradaki fark zamansaldır. Korku, şimdiki anla ilgilidir. Algılanan tehdit, o esnada oradadır. Kaygı ise gelecekle ilgilidir. Henüz gerçekleşmemiş, olması beklenen bir tehdit algısı vardır. Kaygının bir parçası olarak, zihin "ya yanlış bir şey söylersem?", "ya hata yaparsam?" gibi olumsuz olasılıklara dayalı senaryolar üretir.
Korku, insan ve birçok başka canlının temel duygularından birisidir. Korkunun bir türevi olarak da görebileceğimiz kaygı ise, insan evriminin doğal bir parçasıdır; tehlikeleri öngörmemizi ve uygun pozisyonu alarak hayatta kalmamızı sağlayan bir alarm sistemidir. Ancak bu alarm sistemi, otomobile bir hırsız girdiğinde çalmak yerine arabanızın üzerine bir kuş konduğunda bile çalmaya başlıyorsa (aşırı hassas ise), o zaman günlük hayatımızı ve işlevselliğimizi olumsuz etkilemeye başlar. ‘Aşırı kaygı’ olur. Dikkat ettiyseniz, kaygı var/yok olma ikileminden ziyade aşırılık niteliğini kazanması ve gündelik hayatı bozucu etkileri nedeniyle ruh sağlığı sorununa dönüşür. Sınavlarla ilgili kaygıya geçmeden önce gençlerin hayatında kaygının genişleyen yerine değineceğim.
Günümüz gençlerinin zaten tırmanışa geçmiş olan ruh sağlığı zorlanmalarının arasında en sık görülenin kaygı olması şaşırtıcı olmasa gerek; günümüzde yeryüzündeki hayatı tehlikeye sokan iklim krizi, sivil halka dönük kıyımlara dayalı savaşlar, yoksulluk, eşitsizlik ve toplumsal adaletsizlik gibi etkenlerin birazcık farkında olan bir insanın kaygılanmaması mümkün mü? Bencilce veya ülkesi, insanlık adına hissedilen bu kaygının bulaşıcılığı yüksektir. Çocuklar dijital ekrandaki sosyal medya ya da oyunlardan başını kaldırmıyor ve dünyadan bihaber olsalar bile anne-babalarının, öğretmenlerinin ya da çevrelerindeki yetişkinlerin çok büyük bölümünün hissettiği kaygı uyandırıcı sinyalleri alırlar.
Anlamlandırma becerileri hele küçük yaşlarda daha sınırlı olunca, bu sinyalleri bir süzgeçten geçiremeden gerginliği ve olumsuzluğu iliklerinde hissederler. Adını koyamadıkları olumsuz duyguların başında kaygı gelir, ilk ‘kurbanı’ ise odaklanma ve motivasyon olur. Zihin ve beyin hayatta kalma ayarlarına döner; öfkeli, sinirli, gergin ya da kopuk, amaçsız, umursamaz, ya da telaşlı davranışlar öne çıkar. Geleceğe dönük düşünebilmek, hayal kurmak zorlaşır. Geleceğe dönük bir şey yapmak, hele ne getireceği hakkında ezbere bir söylemin ya da anne-baba beklentisiyle şekillenmiş bir ‘hedef’in ötesinde fikir sahibi olmadığı bir sınava çalışmak bir ergen için katlanması zor bir süreç olabilir.
Kaygının adını kaygı olarak koymaktan çekinmeksizin, ama çocuğunuzun bunu kabul edip etmemesini beklemeksizin tavrınızı kaygı olgusunun kompleks yapısına göre şekillendirebilirsiniz. Sınavın kapıya dayandığı bu günlerde ilk iş, şimdiye kadar yapmadıysanız, çocuğunuzun bu süreçte katlanmak zorunda kaldıklarını kabul etmeniz olsun, derim. Zaten üstüne düşen hiç bir şeyi yapmadı ki, diyebilirsiniz. Olsun. Üstüne düşeni yapmamayı da kaygıya bağlı bir kaçınma, bilinmez ve kötü hissettirici olabilecek bir durumdan uzak durma çabası olarak değerlendirmenizden zarar gelmez. Halinde anladığınızı görmesinin, beklentinizi sadeleştirmenizin (sınava girmek ve sonuna kadar kalıp tamamlamak gibi) sınav başarısını düşüreceğinden kaygı duyarsanız, yanılırsınız. “Hiç bir şey yapamayacağım” gibi baskı yaratıcı ve odaklanmayı/hatırlamayı bozucu bir düşüncenin yerini “elimden geleni ne kadar yapabilirsem, o kadar iyi” düşüncesine bırakması zihindeki kilitlenmeyi hafifletebilir.
Beklentinizin yüksek olmasının kaygı uyandırıcı bir rolü var mı?
Hiç bir şey beklemiyorum, beklentimiz yok, sözünün beklediğimiz rahatlatıcı etkisinin olmadığını sıkça görüyoruz. Çocuklarımızdan beklentimizin yüksek olmasında bir sakınca yok. Bu beklentinin bir kabusa dönüşüp dönüşmemesi çocuğun ya da gencin özellikleriyle, bir başka deyişle gerçek ile uyumlu olup olmamasına bağlı. Kendi hayalimizdekinden ziyade çocuğun gerçeğine uyan bir ‘yüksek beklenti’ çocuk için motive edici olabilir. Yarattığı yoğun duygu, yetersizlik temelli bir aşırı kaygıdan daha ziyade geleceğe dönük bir heyecan ya da heves niteliğinde kalabilir, aşırılaşmaz. Kendisinden bir şey beklendiği hissiyle beraber gelen ağırlığı taşımayı öğrenmek olgunlaştırıcı olur. Ancak, kendisinden beklenenden son anda haberi olan çocuğun bu duruma uymasını da bekleyemeyiz.
Somut bir tavsiye bekleyen, kaygıyı azaltıp başarıyı (skoru) maksimize etmek isteyen anne-babalar için birkaç not düşeceğim. Sınav ya da başka bir ‘performans’ herkese aynı düzeyde kaygı yaşatmaz. Öğrencilerin (ve anne-babalarının, bir ölçüde öğretmenlerin ve toplumun) sınava yükledikleri anlam ve tutumlar kaygının düzeyini yükseltir. Hedefimiz kaygıyı sıfırlamak değildir. Belli ve yönetilebilir düzeyde bir kaygının performans üzerinde olumlu bir etkisi vardır. Ancak, zihin gelecekteki olumsuz senaryolarla (alınacak puan, girilecek ya da girilemeyecek okul) meşgul olduğunda, odaklanma bozulur. Sınavda yapılan dikkat ve işlem hatalarının, süre yetiştirememenin temel sebebi budur.
Bu yazıyı hazırlarken pratik yaklaşımlarından çok yararlandığım meslektaşım (klinik psikolog) Buğu Subaşı’ya ‘yazıyı bitirirken söylemek için üç tavsiye ver’, dediğimde şunları belirtti:
"Süreyi yetiştirmeliyim", "Şurayı ful yapmalıyım" gibi zorunluluk belirten ‘-meli/-malı’ cümlelerine hemen son verin. "Yeteri kadar (hatta yapabildiğim kadar) çalıştım, hata payım olsa da (daha fazla çalışabilecek olup daha az çalışmış olsam da) sınavda elimden gelenin en iyisini yapacağım" gibi esnek ve hataya yer bırakan düşünceler geliştirmek… Bu olumsuzluğa kapı aralamaz, başarısızlığa mazeret üretmez. Gerçekçi bir bakışla, sınava üç gün kala ne yapabiliriz, ne yapmamalıyıza odaklanmaya imkan verir.
Düşüncelerle mücadele etmek yerine, onların sadece birer ‘düşünce’ olduğunu kabul etmek. "Şu an zihnimde başaramayacağıma dair bir düşünce var" diyebilmek, o düşünceyi mutlak gerçek olmaktan çıkarır ve araya mesafe koyar. Etkisini zayıflatır. Başarabildiğiniz kadarının değerini arttırır.
Sınav salonunu mutlaka önceden görmüş olun. Mekanla bildiklik tanıdıklık ilişkisi kurmak ‘yeni, yabancı’ bir durumla karşılaşmanın zihin/beyindeki tedirgin edici etkisini hafifletir.
(Buğu Subaşı, ben ve başka ruh sağlığı uzmanlarının çocuk ve gençlerin gelişimi hakkında özellikle anne-babalar, eğitimciler ve diğer meslektaşlarımız için aktardığı bilgileri @guzelgunlercom instagram adresinden izlemenizi öneririm.)
Kaygı bulaşıcı bir duygudur. Geleceğin alışmadığımız düzeydeki belirsizliğinin doğurduğu kaygı anlaşılabilir bir durum. Çocukların geleceğini siz düşünüp dert etmediğiniz takdirde başka kimsenin (kurumlar, toplum gibi) hiç düşünmeyeceği inancı (belki gerçeği) anne-babalarda yoğun bir yalnızlık ve çaresizlik yaratıyor. Dert ve endişelerinizi dile getirebileceğiniz aile, arkadaş çevrelerinde bu konularda bir çözüm bulamasanız bile rahatlamayı denemek, başkalarının olumlu ya da olumsuz deneyimlerini duymak, hiç bir işe yaramasa bile hiç olmazsa yalnızlık duygusunu hafifletecektir.