Hepimizin içinde olan bir duygu olarak şiddet neden davranışa dönüşür? Bunun altındaki etkenler nelerdir?
Şiddet aslında bir iletişim biçimi. İnsanlar kendilerini ifade edemediklerinde, haklarını arayacak meşru bir yol bulamadıklarında ya da yolu bulduklarında bir işe yaramadığını gördüklerinde şiddete başvuruyor. Bu anlamda şiddeti ‘patolojik bir bireyin anormal davranışı’ olarak değil, bozuk bir sistemin ürettiği bir tepki olarak okumak gerekiyor. Bunu şiddeti meşrulaştırmak ya da şiddete mazeret bulmak olarak görmeyin; anlamamız için bir bakış açısı. Yoksa kişiyi şiddete yönelten hak arama davranışında, kendine hak gördüğü ya da hak bildiği (ama yoksun kaldığı) bir durumun sahiden o kişinin hakkı olup olmadığı, başka birinin hakkını yok edip etmediği, kısacası nesnel durumun ne olduğu ayrı bir tartışma. Şiddeti iletişim biçimi olarak güdüleyen (doğru ya da yanlış) algı kişinin hak ettiği ile şimdiki durumu arasındaki açık, bu hak arayışının ‘normal’ yollardan gerçekleşmemesi, hakkın beklediği biçimde ya da içine sinecek şekilde yerini bulmaması…
Şiddetin, bir arzu olmaktan çıkıp davranışa dönüşmesinde birkaç temel etken var. Bunların başında eşitsizlik ve statü kaygısı geliyor. Kaynaklar kıt olduğunda, statü her şey hâline geliyor. Altta kalmak çok korkutucu bir durum, adeta bir son hâline gelince, üste çıkmak için her yol mübah görünmeye başlıyor. Bunu okullardaki zorbalık olayları üzerinden çok net görebiliriz, zorbalık büyük ölçüde statü kazanma ya da koruma güdüsüyle işliyor. Aynı dinamik iş yerlerinde, toplumun farklı noktalarında da gözlenebilir.
İkinci önemli etken, şiddetin sıradanlaşması. Şiddet bir sorun çözme ve iletişim aracı olarak yaygınlaştıkça, gündelik bir araç olarak kabullenilmeye başlanıyor. Yöneticilerden televizyon kahramanlarına kadar uzanan bir kesimde şiddeti özendirici (şiddetin ‘istenen’ sonucu sağladığı) tutumlar gördüğümüzde, bundan en çok etkilenenler gençler oluyor. Çünkü gençler bir yandan neredeyse yetişkin bir beyne sahipken, öte yandan hayatın yüklerini taşımaya, yollarına çıkan engellere tahammül etmeye henüz tam hazır değiller. Değerlerini, toplumsal yerlerini tam olarak oturtamamış oldukları bir dönemde karşılaştıkları mesajları benimsemeye açıklar.
Bir de şunu görüyoruz: şiddete tanıklık etmek de en az şiddete uğramak kadar hasar veriyor. Zorbalık araştırmaları bize bunu çok açık gösteriyor. İzleyici konumunda kalmak, ses çıkaramamak, doğru bildiğini yapamamak, ahlaki bir incinme yaratıyor. Bu da zamanla birikerek ruh sağlığını bozuyor. Toplumsal şiddete tanıklık eden gençler için durum farklı değil.
Son olarak şunun da altını çizmek gerekir ki: Toplum şiddetten kendi kendine arınmıyor. Bireysel çözümler beklemek de doğru değil, tıpkı zorbalığa uğrayan bir çocuğa "sen de bir şey yapsaydın" demek kadar yanlış bu. Asıl sorumluluk sisteme, kuruma, yetişkinlere ait.
Şiddetin, zorbalığın ve ayrımcılığın hayatın her alanında yaygınlaşması ve ötekileştirme konusunda; bunların önüne geçmek bir günde mümkün değil ama atılacak ilk adım ne olmalıdır? En azından çekirdek ailede ne yapılabilir?
Bu tür yaygın ve köklü sorunların önüne geçmek için tek bir hızlı çözüm yok; bunu kabul ederek başlamak gerekiyor. Çünkü çocuklar sadece ailelerinden etkilenmiyor; okuldan, akranlarından, içinde yaşadıkları toplumdan gelen etkilerle şekilleniyorlar. Aileleri toplumsal etkilerden arındırılmış bir boşlukta yaşamıyorlar.
Aile tek başına ne her şeyi düzeltebilir ne de her şeyi yanlış yapar; bu yüzden (toplum adına) okul-aile-çocuk üçgeninin birlikte çalıştığı bir yapı kurmak uzun vadede en sağlıklı yol.
Bu büyük resmin içinde çekirdek ailede sağlanabilecek çok temel bir ilk adım var: çocuğun kendini güvende ve kabul edilmiş hissettiği bir ilişki ortamı kurmak. Çocuklar en çok hangi koşullarda gelişiyor? Güvenebildikleri insanların yanında olduklarında. Bu güven duygusu hayatın en başında, bakım verenle kurulan ilişkide oluşuyor, ömür boyu diğer ilişkilerin temelini belirliyor. Aile içinde çocuğun duygularının ciddiye alındığı, yargılanmadan kendini ifade edebildiği bir alan yaratmak geleceğe dönük güvenli ortamlar olduğu gibi, karşısına çıkan en ufak bir engellenme anında engeli aşamayacağı ve hakkını alamayacağı düşüncesinin ve peşi sıra şiddetin gelmesinin önüne geçebilecek duygu güvenliğini de sağlayabilir. Sorgulayıcıdan ziyade, gerçekten merak eden ve dinleyen, tehditkâr olmayan bir yaklaşım burada belirleyici.
Çocuklar yaşadıklarını, yaptıklarını, yapılanları unutsalar da, kendilerine nasıl hissettirdiğimizi hiç unutmuyor. Zorbalık gördüğünde yanında duran bir arkadaşının varlığını ya da evde anlaşıldığını hissettiği bir anı (o anın güvenlik hissini) yıllar sonra bile unutmuyor, tüm bedeninde duyumsuyor. Dolayısıyla aile içinde kurulan bu güvenli ilişki, dış dünyadaki olumsuz deneyimlere karşı da koruyucu bir zemin oluşturuyor.
Aileyi yaşam zorlukları karşısında yalnız bırakmamak belki en önemlisi. Özellikle erken çocukluk döneminde anne-babanın desteklenmesi, yüklerinin hafifletilmesi, çocukla kurulan ilişkinin niteliğini doğrudan etkiliyor. Anne-baba kendini ne kadar güvende hissederse, bu duyguyu çocuğa o kadar aktarabiliyor. Bu yüzden mesele sadece bireysel çabayla sınırlı değil; eğitim sisteminden sosyal destek mekanizmalarına kadar daha geniş bir çerçevede ele alınmalı. Bildik ya da sıradan gözüken bu saptamalar, adaletli, eşitlikçi, barışçı, insancıl toplumsal bir düzenin karakteristikleri.
Özetlersek, en zor koşullarda bile küçük ama nitelikli ilişkiler büyük fark yaratabiliyor. Aile içinde birlikte geçirilen basit zamanlar, örneğin bir akşam yemeğinde birbirini gerçekten dinlemek, hal hatır sormak, destekleyici birkaç cümle kurmak bile çocukların ruh sağlığı üzerinde koruyucu bir etki yaratabilir. Büyük değişimler hemen mümkün olmayabilir ama küçük, tutarlı ve güven veren ilişki ‘an’ları üzerinden çok önemli bir başlangıç yapılabilir.