Bazı kitaplar büyük olayları anlatır; bazıları ise hayatın sessizce üzerimizden geçişini…
İlk kitabını yayımlamaya hazırlanan bir yazar adayının; Engin Songün’ün kaleminden çıkan ‘Artık Yıl’, ilk bakışta bir ayrılık hikâyesi, bir plaza çalışanının gündelik hayatı veya modern İstanbul'da sıkışmış otuzlu yaşlar anlatısı gibi görünebilir; ancak taslak elime ilk geldiğinde satır aralarında daha derin bir meselenin olduğu hemen gözüme çarptı. İnsan, kendisini hayata bağlayan kökleri kaybetmeden nasıl değişebilirdi?
Romanın kahramanı sürekli bir arayış içinde. İlişkiler gelip geçiyor, arkadaşlar uzaklaşıyor, iş hayatı insanı öğütüyor. Buna rağmen karakteri ayakta tutan görünmez bağlar pek çoğumuzunki gibi; ailemiz, çocukluğumuz, geçmişe ait hatıralar ve belki büyükbabadan kalan miras.
Holokost'tan kurtulanların anlattığı sayısız hikâyede de ortak bir cümle vardır; “Bizi hayatta tutan şey, yarının var olacağına dair inancımızdı.’ Toplama kamplarında ailesini kaybeden, evini yitiren, bütün dünyası elinden alınan insanlar, savaş sonrasında yeniden ayağa kalktılar, aile kurdular, çocuk sahibi oldular, torunlarını büyüttüler. Özetle hayatın kendisini, ölümün karşısına koydular. Belki de bunun adı dayanıklılıktır. Son yıllarda psikoloji literatüründe sıkça kullanılan bu kavram, insanın yara almaması değil, aldığı yaralara rağmen yaşamla bağını koruyabilmesidir. Holokost'tan kurtulan insanların hikâyelerinde gördüğümüz bu dayanıklılık, farklı ölçekte de olsa kitabın kahramanında da karşımıza çıkıyor. O da hayatın kırılmalarını inkâr etmiyor. Ayrılıkların, yalnızlığın ve hayal kırıklıklarının içinden geçerek yeniden ve yeni bir ihtimal arıyor. Çünkü dayanıklılık kimi zaman kahramanlık değildir. Bazen sadece ertesi sabah yataktan kalkabilmemizdir.
Holokost'tan kurtulan insanların hayatlarında gördüğümüz bu sessiz direncin izleri, aynı zamanda bir hafıza aktarımı olarak da karşımıza çıkar. Yahudi geleneğinde Pesah sofrasında anlatılan hikâyeler, sadece geçmişi hatırlatmak için değil; aynı zamanda geleceği de kurabilmek içindir. Çünkü unutulan acılar kadar, unutulan umutlar da insanı yoksullaştırır. ‘Artık Yıl’ın satırlarında dolaşırken beni en çok etkileyen şey de bu oldu. Kahramanının her düşüşten sonra yeni bir ihtimal araması. Belki yeni bir ilişki, belki yeni bir dostluk, belki yeni bir başlangıç... İçinde yaşadığımız çağda depresyonu, tükenmişliği ve umutsuzluğu konuşmak neredeyse gündelik hayatın bir parçası haline gelmişken; en küçük hayal kırıklığında vazgeçtiğini söyleyen, motivasyonunu tamamen kaybettiğine inanan, geleceğe dair umudunu yitiren insanların sayısı giderek artarken; roman kahramanı tüm savrulmalarına, yalnızlıklarına ve başarısızlıklarına rağmen hayatın karşısına yeniden çıkmayı deniyor. Belki de kitabın asıl gücü burada yatıyor; insan bazen umudu bulduğu için devam etmez; devam ettiği için umudu yeniden bulur.
Aslında hepimiz biraz böyle yaşamıyor muyuz?
Özellikle son yıllarda dünyanın dört bir yanında savaşların, nefretin ve kutuplaşmanın arttığı bir dönemde, insanın umuda tutunması bazen naiflik gibi görülüyor. Oysa tarih tam tersini söylüyor. Umut, güçlü zamanların değil, zor zamanların erdemidir. Ve belki de insanı insan yapan tam olarak budur.
Bir yıl biter. Bir başkası başlar. Bir ilişki sona erer. Yeni dostluklar doğar. Bir nesil gider. Bir sonraki nesil hikâyeyi devralır ve hayat, bütün eksiklerine rağmen devam eder.
Tıpkı, artık yıllar gibi.
Takvimde fazladan bir gün vardır belki ama aslında o gün bize şunu hatırlatır; zaman bazen insana ikinci bir şans verir. Önemli olan, o şansı görebilmektir.