Demografi Her Şeydir

Metin BONFİL Köşe Yazısı
3 Haziran 2026 Çarşamba

Demografi kelimesi, Yunancada ‘halk’ anlamına gelen demo ile ‘yazma veya çizme işi’ anlamına gelen grafi kelimelerinin birleşiminden oluşuyor. Uyuşturuculu bir diş ameliyatından sonra ‘demokrasi’ demeye çalışırsanız, ağzınızdan ancak “demografi” kelimesi çıkar. İç içeler sanki…

II. Dünya Savaşı sonunda dünya nüfusu 2,3 milyar dolayında iken bugün 8,3 milyara ulaştı. 80 senede gezegene 6 milyar insan ilave geldi. Bu 80 senenin filmini hızlı çekimde izlesek; dönemin başında olağanüstü bir ekonomik gelişme, hızlı refah artışı, yüksek doğurganlık (fertilite), giderek uzayan yaşam beklentisi ile şehirleşen ve sonunda megapollerde kilitlenen hayatları görürüz. Dönemin sonuna doğru ise Çin’in küresel ticaret sistemine entegre olmasıyla birlikte gelen radikal değişimler; Avrupa ve Japonya gibi gelişmiş ekonomilerde giderek artan yaşlanma olgusu ile belirginleşen mülteci ve göç dalgaları karşımıza çıkar. Belki de tüm bunların bir yansıması olarak; PSG taraftarlarının şampiyon olduktan sonra Paris sokaklarını anlamsızca yakıp yıkmalarında olduğu gibi, toplumsal baskının vandalizm şeklinde ortaya dökülmesini izleriz...

Bu liste uzayıp gider. Ancak, bugün bir sokak röportajı yapsanız, her üç kişiden ikisi “Bugün dünyanın en önemli sorunları nedir?” sorusuna pahalılık, barınma, trafik, işsizlik ve küresel ısınma gibi yanıtlar verecektir. Bayram dönüşünde İpsala’dan giriş yapmak için kilometrelerce kuyruk bekleyen vatandaşlarımıza sorulsa, onlar da herhalde en büyük sorunun hayatından bezmiş Yunan gümrük memurları olduğunu söylerdi. Oysa onları da bezdiren, aslında içinde bulundukları o devasa kalabalık. Bayramda İstanbul’da kalıp Büyükada’da hoş bir vakit geçirmek isteyenler de izdiham ve yoğunluktan ötürü benzer bir deneyim yaşadı. Eskiye göre, içinde bulunduğumuz artan kalabalıklar dolayısıyla bir ‘tıkanma hissi’ ile daha fazla karşılaşmıyor muyuz?

Ekonomik refahı nüfusu büyüterek artırma döneminin sonuna mı geldik? II. Dünya Savaşı'ndan bu yana 6 milyar artan dünya nüfusu, bugün bizi kitlesel bir tıkanma hissiyle karşı karşıya bırakırken, demokrasiler de demografinin sınırlarını oylamaya hazırlanıyor.

Makro bir bakışla; genç nüfusu büyüterek ekonomik refahı artırma döneminin sonuna gelmenin sancılarını yaşıyor olabilir miyiz?

Avrupa’da göç karşıtlığında birleşen sağcı akımların yükselişine bakılırsa, ekonomik dinamizmin sürdürülebilmesi için uygulanan ‘kontrollü’ göç politikalarının sonuna gelindiği anlaşılıyor. Enteresan olan; göç alınmaması halinde ortaya çıkacak olan ekonomik zorlukların henüz tam hissedilmediği bir dönemde bu tartışmaların zirve yapmış olması. Gerçekten nüfus piramidinin tersine döndüğü zaman ekonomilerin ne hale geleceğine dair henüz canlı bir deneyimimiz yok.

Elimizdeki en yakın model Japonya: 14 yaş altı nüfus toplam nüfusun sadece yüzde 11’ini oluştururken, 65 yaş üstü grup yüzde 30’u buluyor. Medyan yaş 50,2. Dışarıdan göç almak istemedikleri için şu an yaşlı bakımı yapacak robotlar geliştirmek üzere yoğun bir Ar-Ge faaliyeti yürütüyorlar. Karşılaştırmak bakımından; 14 yaş altı nüfus AB’de yüzde 14, Türkiye’de yüzde 22, dünyada ise yüzde 25. Diğer uçta, 65 yaş üstü nüfus AB’de toplamın yüzde 22’sine, Türkiye’de yüzde 11’e, dünyada ise yüzde 10’a denk geliyor.

Önümüzdeki günlerde bu tartışmalara yeni bir boyut katacak radikal bir örnek sahneye çıkıyor: İsviçre. 14 Haziran’da yapılacak referandum ile ülke nüfusunun kanunla 10 milyonla sınırlandırılıp sınırlandırılmayacağına halk karar verecek. Buyrun! Demografi ile demokrasi tam anlamıyla bir arada. Nisan ayında SRG tarafından 18 bin kişiyle yapılan öncü anketlere göre, öneriye olumlu bakanlar ile olumsuz bakanların oranları bıçak sırtı bir dengede, yani tamamen eşit.

Öneriyi milliyetçi-muhafazakar İsviçre Halk Partisi (SVP) getirdi. 100 binin üzerinde imza toplamayı başardıkları için referanduma götürülecek bir kanun taslağı sunuyorlar. Taslakta, 2050 yılına kadar İsviçre’de yerleşik insanların sayısının 10 milyonu geçmemesi oylanacak. Halihazırdaki nüfus 9,1 milyon ancak 2002’den bu yana, ağırlıklı olarak göç kaynaklı, 1,7 milyonluk bir nüfus artışı yaşanmış olması tasarının ana motivasyonu. “Bu gidişle altyapı yetmeyecek (eğitim, ulaşım, sağlık sistemleri vb.), barınma maliyetleri daha da pahalılaşacak, genel yaşam kalitesi düşecek ve doğa tahrip olacak” diyenler tasarıya evet diyor. Öte yandan İsviçre hükümeti ise tasarının kanunlaşması halinde ciddi bir işgücü açığı doğacağını ve mülteci yükünü paylaşmayan bir İsviçre’nin, AB ile yapılan ikili anlaşmalardan doğan pek çok ticari avantajdan mahrum bırakılacağını savunuyor.

Nüfus artışını kontrol ederek paylaşım sorununu yönetmek çok yönlü bir tartışma konusu. Çin’in 35 yıl süren tek çocuk politikasının ekonomik başarısındaki ve bugünkü yaşlanma krizindeki etkisini tam olarak anlamak enteresan olurdu. Ancak görünen o ki, her toplumun kendi demografik dinamiğine göre özgün politikalar üretmesi gerekiyor. İsviçre de kendi çikolatasını daha fazla paylaşmamak için bu kısıtlama yolunu seçebilir. Yakında ak saçlı teyzelerin Zürih sokaklarında tramvay kullandıklarını daha sık görebiliriz.

Demografi öyle bir konu ki, yönünü değiştirmek kocaman bir nehrin yatağını değiştirip suyunu farklı bir denize akıtmaktan bile zor.

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün