Bir askerin tetiğe basmadan hemen önce ne düşündüğünü bilmiyoruz. Karşısındaki yüzü gerçekten görüyor mu, yoksa onun için geriye yalnızca bir hedef mi kalıyor?
Bugün dünyanın farklı yerlerinde insanlar birbirlerini öldürmeye devam ediyor.
Rusya-Ukrayna Savaşı üçüncü yılına girdi. Avrupa’nın ortasında şehirler bombalanıyor. Aynı dili konuşan, kültürel olarak yakın toplumlar birbirlerine ölüm saçıyor. Sudan iç savaşı 2023’ten bu yana milyonlarca insanı yerinden etti. Aynı ülkenin içinde, ortak tarihsel hafızayı paylaşan gruplar birbirini katlediyor. İsrail–Hamas Savaşı ise zaten ağır olan tarihsel yükü yeniden kanlı biçimde görünür kıldı. Her ölüm yeni bir hafızaya, her hafıza yeni bir öfkeye dönüşüyor.
Savaşların nedenleri elbette birbirinden farklı. Bazen toprak, bazen güvenlik, bazen iktidar. Kimi zaman doğal kaynaklar da çatışmanın merkezine yerleşiyor. Afrika’nın bazı bölgelerinde altın, petrol, kobalt gibi zenginlikler savaşı besliyor. Çoğu zaman bunlara sınırlar, tarihin eksik bıraktığı meseleler ya da kimlikler de eşlik ediyor.
Ama bütün bu nedenlerin gerisinde değişmeyen bir gerçek var. Sonuçta bir insan başka bir insanı öldürüyor. Belki de savaşın en zor kabul edilen tarafı bu. Çünkü öldüren kişi çoğu zaman gündelik hayatın içinden geliyor. Bir ailesi var. Bir geçmişi var. Alışkanlıkları, korkuları, sevdikleri var. Sonra belli koşullar oluşuyor ve öldürmek mümkün hale geliyor.
Burada yalnızca ideoloji değil, psikoloji de devreye giriyor. İnsan zihni tehdit altında hissettiğinde hızla sadeleşiyor. Karmaşık olan geri çekiliyor. Biz ve onlar arasındaki çizgi belirginleşiyor. Karşı taraf artık yalnızca rakip değil. Bazen tehlike, bazen yük, bazen de tamamen yabancı biri haline geliyor. Mesafe büyüdükçe, vicdanın dili de değişiyor. Belki savaş tam burada başlıyor.
Bu yüzden Uganda’daki Kibale Milli Park ormanlarında yıllardır gözlemlenen şempanze toplulukları dikkat çekici bulunuyor. Özellikle Ngogo grubunda iki ayrı topluluğun uzun süre sistematik saldırılar düzenlediği görülüyor. Erkekler devriye geziyor. Yalnız kalan bireyler hedef alınıyor. Sayısal üstünlük varsa saldırılıyor, sonra geri çekilinip yeniden bekleniyor.
Araştırmacıların kaydettiği olaylardan biri özellikle çarpıcı. Saldırıya uğrayan erkek şempanzenin adı Pork Pie. Daha yumuşak mizaca sahip olduğu, yiyeceği paylaşmaya daha yatkın davrandığı biliniyor. Bir gün incir ağacına yaklaşırken rakip grubun devriyesi tarafından fark ediliyor. Ağacın çatallı dalları arasında sıkıştırılıyor ve uzun süre kaçmasına izin verilmiyor. Bilim insanları bunun yalnızca ani bir öfke değil, açık bir üstünlük kurma davranışı taşıdığını söylüyor. En dikkat çekici tarafı ise hedef alınan bireyin grubun en saldırganı değil, en yumuşak karakterlilerinden biri olması.
Burada da bir topluluk var. Bir sınır var. Bir tehdit algısı var. Ve öldürme var.
Şempanzelerde gördüğümüz davranış insana bütünüyle yabancı gelmiyor. İnsan ile şempanze arasında bilimsel olarak ortaya konmuş güçlü bir genetik yakınlık var. Alan koruma, topluluk halinde hareket etme, sayısal üstünlük kurma ve dışarıdakini tehdit olarak algılama gibi davranış kalıplarının çok eski bir evrimsel geçmişten geldiği düşünülüyor.
Ama insanı yalnızca buna indirgersek eksik olur. Çünkü insan, biyolojik dürtülerini anlamlarla büyüten bir tür. Şempanze alan korur, insan ise bazen bir bayrak, bazen bir tarih anlatısı, bazen kuşaklar boyunca taşınan bir yara için savaşır. Liderlerin dili, propaganda ve korkular, o eski dürtüyü yeniden harekete geçirebilir.
Yine de aynı insan, savaşı durduracak kurumlar da kuruyor. Ateşkes masaları oluşturuyor. Barış hukuku geliştiriyor. Diplomasiye dönüyor. Belki medeniyet dediğimiz şey, içimizde duran en eski refleksi tanıyıp ona her seferinde yeniden sınır koyma çabasıdır.
Ama Freud’un Einstein’a yazdığı mektuplarda hatırlattığı gibi, insanın içinde yıkmaya ve yok etmeye dönük güçlü bir dürtü var. Belki savaşların bu kadar kolay geri dönmesinin nedeni de bu. Uygarlık ilerliyor, kurumlar kuruluyor, ama insanın o eski saldırganlık mirası bütünüyle silinmiyor.