Calimero devletler

Selin BARLAS Köşe Yazısı
22 Nisan 2026 Çarşamba

1963’te İtalyan televizyonunda bir reklamda doğan Calimero, is içinde kaldığı için annesi tarafından tanınmayan küçük bir civcivdi. O günden beri aynı cümleyi tekrar ediyor:

“Herkes bana karşı, çünkü ben küçük ve siyahım.”

Zamanla bu karakter bir psikolojik kavrama dönüştü: Calimero kompleksi.

Yani kendini sürekli güçsüz, mağdur ve haksızlığa uğramış hissetme hali.

Bu kavram bugün sadece bireyler için değil, ülkeler için de kullanılıyor.

Fransa’da sürekli şikâyet eden çiftçiler, Hollanda gibi büyük güçlerin arasında sıkışmış küçük ülkeler… Ve eski diplomat Marco Del Panta’ya göre, İtalya da kendini bu civciv gibi görüyor.

Bu ruh hali, 31 Mart’ta İtalya’nın milli takımının Bosna Hersek gibi daha küçük bir ülkeye elenmesi sonrası da açıkça ortaya çıktı.

Ama işin ironik tarafı şu: İtalya aslında küçük değil!

Avrupa Birliği’nin üçüncü büyük ekonomisi.

Ekonomisi Rusya’dan daha büyük.

Aktif asker sayısı Britanya’dan fazla.

Yine de Del Panta’ya göre bu özgüven eksikliği, İtalya’da şu geleneği yarattı:

Net bir pozisyon almamak, herkesi memnun etmeye çalışmak ve herkesle iyi geçinmek.

Johns Hopkins Üniversitesi’nden Nathalie Tocci’nin anlattığı bir detay çok çarpıcı:

İtalyan dışişleri yetkilileri önce diğer AB ülkelerinin ne düşündüğünü bekliyor, sonra ortada bir seçenek bulmaya çalışıyor.

“Taraf seçmekten nefret ederiz,” diyor.

Sonuç?

İtalya, gücünün altında oynayan bir ülke.

Bu yüzden Avrupa’da karar verici üçlü (Britanya-Almanya-Fransa) arasında yer alamıyor. Eski İngiliz büyükelçi Sir Ivor Roberts, Tony Blair’in bu üçlü modeli desteklediğini ve bunun İtalya’da büyük rahatsızlık yarattığını anlatıyor. O dönemin başbakanı Silvio Berlusconi kendini “terk edilmiş bir sevgili” gibi hissediyor.

Bu yaklaşımın kökleri ise çok daha eski.

İtalya, yüzyıllar boyunca parçalı bir coğrafyaydı.

Güney yabancı güçlerin kontrolündeydi, kuzey ise küçük ve kırılgan devletlerden oluşuyordu.

Napoli’de hâlâ söylenen bir söz bunu özetliyor:

“Fransa mı, İspanya mı? Fark etmez, yeter ki karnımız doysun.”

Hayatta kalmak için denge politikası, gizli anlaşmalar ve hızlı taraf değiştirmeler bir refleks haline geldi. Milano Dükü Ludovico Sforza’nın sürekli ittifak değiştirip sonunda Fransızlar tarafından hapsedilmesi bu geleneğin tipik örneği.

Daha yakın tarihte de tablo değişmedi.

İtalya iki dünya savaşında da taraf değiştirerek kazanan blokta yer aldı.

Ama özellikle II. Dünya Savaşı’nın yarattığı yıkım, ülkede dış politikada ön planda olmaya karşı kalıcı bir isteksizlik yarattı.

Böylece ortaya şu model çıktı:

Ekonomik dev, diplomatik cüce.

Japonya ve Almanya son yıllarda daha iddialı hale gelirken, İtalya hâlâ bu çizgide.

Ama küçük bir değişim sinyali var.

Mart sonunda Başbakan Giorgia Meloni, ABD’nin Ortadoğu’ya giden bombardıman uçaklarının Sicilya’daki bir üsse inmesine izin vermedi.

Bu radikal bir kopuş değildi—çünkü ABD’nin zaten izin alması gerekiyordu ve İtalya hava sahasını tamamen kapatmadı.

Ama sembolik olarak önemliydi.

Çünkü İtalya ilk kez net bir “hayır” dedi.

Bu da Meloni’nin son dönemde yaşadığı siyasi baskılarla bağlantılı olabilir.

Donald Trump ile kurduğu yakınlık, artan ekonomik baskılar ve kaybettiği referandum… Bunlar onu biraz daha Avrupa’ya yaklaştırmış görünüyor.

Ve belki de İtalya için asıl ders şu:

Bazen ortada durmak bir strateji değil, bir alışkanlıktır.

Ve alışkanlıklar, özellikle de tarihsel olanlar, ülkelerin kaderini belirler.

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün