Çocuklar okula korkarak gitmemeliydi!

Zehra ÇENGİL Köşe Yazısı
22 Nisan 2026 Çarşamba

Kahramanmaraş’ta yaşanan o elim saldırıdan sonra toplum olarak içimizde bir şeyin yerinden oynadığını hissediyorum. Adeta bir eşik gibi. İnsan ister istemez kendi hayatına, çocukluğuna, bu ülkeye dair hafızasına dönüyor.

Biz gerçekten böyle bir yerde büyümedik.

Kapıya anahtar bırakmanın saflık değil, güven olduğu bir dönemdi. Okul dediğimiz yer sadece ders gördüğümüz değil, kök saldığımız, kendimizi var ettiğimiz, çiçekler açtığımız bir alandı. Oraya giderken içimizde en ufak bir tedirginlik olmazdı.

Şimdi ise sabah uyanıyorum, evimin karşısındaki liseden yapılan anonsu dinliyorum. Okul müdürü çocuklara “çok değerlisiniz” diyor ama aynı cümlenin içinde “daha sıkı kontroller”, “şüpheli durumları bildirin” uyarıları var.

Cümleler doğru, niyet doğru ama hissiyat bambaşka. Bu bir güven atmosferi değil; bu, çocukların omzuna yüklenen görünmez bir tedirginlik.

İş arkadaşlarımın çocukları okula gitmek istemiyor. Bu cümle bile tek başına yeterince ağır.

Çocuk dediğin, okula gitmekten korkmaz. Korkmamalı.

Peki biz ne ara buraya geldik? Bu sorunun tek bir cevabı yok, ama sormaktan da kaçamayız.

Çocuk susturulsun diye eline daha üç-dört yaşında verilen tabletlerde mi başlıyor her şey? Yoksa ekranlarda sürekli pompalanan, şiddeti güçle eşitleyen, silahı karakterin uzantısı gibi sunan hikâyelerde mi?

Belki de daha basit yerlerde… Görmezden geldiğimiz küçük sinyallerde, “büyür geçer” dediğimiz davranışlarda, konuşmayı ertelediğimiz her anda.

Bir yerlerde bir şeyleri kaçırdık. Ve bu kaçırdığımız şeyler bugün karşımıza çok daha ağır bir tablo olarak çıkıyor.

Artık yeni evlenenler sadece ekonomik şartları değil, çok daha temel bir soruyu düşünüyor:

“Bu dünyaya çocuk getirmek gerçekten doğru mu? Onu sadece büyütmek değil, sağlıklı bir insan olarak yetiştirmek mümkün olacak mı?”

Doğum oranları düşünce şaşırıyoruz. Oysa mesele sadece ekonomi değil; mesele güven duygusunun aşınması. İnsan, güvende hissetmediği bir dünyaya umutla çocuk getiremiyor.

Ben yine de tamamen karamsar olmak istemiyorum. Ama iyimserlik de gerçeklerden kaçmak anlamına gelmiyor. Eğer bir şeyleri değiştirmek istiyorsak, önce bu kırılmayı doğru okumamız gerekiyor.

Güven, kendiliğinden var olan bir şey değil. Toplum olarak her gün yeniden ürettiğimiz bir duygu.

Ve biz uzun zamandır onu beslemek yerine, farkında olmadan zayıflatıyoruz.

Günümüzde daha zor ama daha dürüst sorular sormamız gerekiyor:

Çocuklarımızı gerçekten tanıyor muyuz?

Onları susturmak yerine ne kadar dinliyoruz?

Şiddeti ne kadar normalleştirdik?

“Bize bir şey olmaz” rahatlığıyla yaşadığımız her anın aslında bir bedeli vardı.

Ve bugün o bedelin ne kadar ağır olabileceğini görüyoruz.

Gerçekçi olmak gerekirse, eskiye dönmek mümkün değil. Ama daha sağlıklı bir yere gitmek mümkün. Bunun yolu da korkuyu büyütmekten değil, sorumluluğu paylaşmaktan geçiyor. Evde, okulda, sokakta… herkesin üzerine düşeni gerçekten yapmasından.

Nasıl bir toplum olmak istediğimiz, artık tamamen bu sorumlulukları ne kadar aldığımızla ilgili hale geldi.

Geleceği en masum yerinden kavrayan bir aklın mirası

Bu karanlık duyguların içinde kaybolmamak için kendime bir şeyi sık sık hatırlatıyorum:

Biz, çocukları sadece ‘gelecek’ olarak tanımlayan değil, onları bugünün en kıymetli varlığı olarak gören bir anlayışın mirasçılarıyız.

Öyle ki, bir ülkenin kurucu liderimiz çocuklara bir bayram armağan edecek kadar ince bir yerden bakabilmişti hayata.

Mustafa Kemal Atatürk’ün çocuklara bakışı, aslında nasıl bir toplum hayal ettiğinin de en açık göstergesiydi. Çocuğu merkeze koyan, onu koruyan, büyüten, değer veren bir toplum…

Bugün dönüp yaşadıklarımıza bakınca insanın içi daha da burkuluyor.

Çünkü bir tarafta çocuklara bayram hediye eden bir akıl, diğer tarafta çocukların okula korkarak gittiği bir gerçeklik var.

Bu iki fotoğraf aynı ülkeye ait olmamalıydı.

Bizim referansımız ne olmalı? Eğer yönümüzü kaybettiysek, dönüp bakacağımız yer aslında çok net.

Çocukları susturulması gereken bireyler olarak değil, anlaşılması gereken insanlar olarak gören bir anlayış…

Belki de bugün en çok ihtiyacımız olan şey, yeniden o bakış açısını hatırlamak.

Biz, çocuklara bir gün değil, bir bayram armağan eden bir zihniyetin devamıyız. Bunu unuttuğumuz anda, aslında neyi kaybettiğimizi de fark edemiyoruz. Bu hikaye karanlık bir yerden yazılmak zorunda değil. Bizim hafızamızda başka bir ihtimal var. Gelin, beraber bu ihtimali güçlendirelim.

23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’mız kutlu olsun.

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün