Hadi bu sabah kalk güneşten önce. Dinle kuşları en küçüğünden en büyüğüne. Sahi tanıyor musun mahallenin sakinlerini? Kuşlarını? Martıyı bilirsin elbet, kargayı. Ama kaç cins martı yaşıyor Boğaz’da biliyor musun? Kaç cins karga? Serçe deyip geçiyorsun sıklıkla. Ama serçenin de miniği var biliyor musun? O bugüne kadar bülbül zannettiklerin, sabahın en güzel şarkısını söyleyenler mesela. Parmak kadarlar. Ve isimleri ‘Çıt’ kuşu. Çıt diye de ses çıkardıkları için olabilir mi acaba? Daha da küçükleri var. Ama onları bu mahallede görmedim. Uzaklarda, kızımın evinin mahallesinde, kızımın bahçesinde sık sık misafirimiz oldular. Sinek kuşları. Onlar da çok güzel ötüyorlar. Sonra, sonra ağaçlarını tanıyor musun mahallenin? Ya da yaz aylarında sokakta yürürken salına salına önünde giden kirpiyi mesela, ne kadar tanıyorsun? Ne kadar biliyorsun yaşam özelliklerini? Kirpi mesela kış uykusuna yatar mı kaplumbağa gibi? Bu arada bir kaplumbağa ile tanıştım sonbaharda, spor hocamın evinin bahçesine konuk oldu: Mikelanjelo. Onunla gün içinde hemhal oldukça, daha doğrusu onunla hemhal olan Sedef’i dinledikçe, kaplumbağalara dair de yeni yeni bir şeyler öğrenmeye başladım.
Bahçeye ilk geldiğinde uzun uzun, hatta yavaş olduğunu bildiğimiz bir kaplumbağadan beklenmeyecek hızda uzun uzun koşturdu bahçede. Kuzeyden güneye, doğudan batıya defalarca taradı bahçeyi santim santim. İlk Tevrat okurken karşılaşmıştım. Sara’nın vefatından sonra Abraham kutsal topraklara geri dönüp Sara için mezar yerini satın aldığında bütün araziyi üç kere kuzeyden güneye, doğudan batıya yürümüş. İnanışa göre bir toprağa gerçekten sahip olmak için o araziyi uzun uzun tavaf etmek gerekirmiş. En az üç kere. Düşününce çok mantıklı. Zira toprağını tanıman gerekiyor. Tıpkı Mikelanjelo gibi. Bizim Mikelanjelo. Kaplumbağa. Nereye geldiğini bilmek istermiş. Havalar soğumaya başladığında kış uykusuna yatmak için en uygun yeri seçme çabasıymış biraz da bu. Kış uykusuna yatmadan günlerce yemek yemedi Mikelanjelo... Uzun uzun açlık grevi yaptı. Bir çeşit diyet. Sedefle kendisini ne kadar beslemeye çalıştıysak da ikna olmadı. Ağzını açmadı. Doğrusu böylesi bir iradeye ben de sahip olabilmek isterdim. Son aylarda kilolar aldı başını gidiyor. Mutluluktan diyorum ama yok buna bir dur diyebilmeli. Mikelanjelo’dan ilham almalı.
Neyse derken hava soğudu. Yağmurlar başladı. Mikelanjelo bahçesinin bir köşesine yerleşti. Eve en uzak köşeydi bu. Oysa eve yakın bir duvar dibi daha korunaklı olmaz mıydı? Aldık çocuğu kendi uygun gördüğümüz yere taşıdık. Kafasını kaldırdı, bize baktı ve kendi seçtiği uzak köşeye geri gitti. Hareketleri yavaşlamıştı bu arada. Biz onu tekrar kendi doğru bildiğimiz yere taşıdık. Mikelanjelo sessizliğinde baktı bize. Kafasını çevirdi, köşesine geri gitti. Anlamıştık, biraz inatçıydı. Hem zaten biz kimdik ki onun yerine karar verecektik? Yüz yıllık bilgeliğinde verdiği karara saygı duymamız gerektiğini anladık. Durduğu yerde yavaşça toprağın altına gömüldü. Bu arada ağaçlar yapraklarını döküyordu. Yavaş yavaş dikkatimiz yapraklara çevrildi. Rüzgar düşen yaprakları kaplumbağanın yattığı köşeye savuruyordu. Koca bahçede bir tek o köşede bir yaprak yığını oluştu. Toprağın ve yaprakların altında kışı geçireceği mabedi yaratmıştı Mikelanjelo. Saygı duyduk. Kendi bilgeliğinde zekasına hayran olduk. Biz kimdik ki onun hayatına müdahale etme hakkını kendimizde buluyorduk? Kendimizi ne zannediyorduk? Beton şehirde bunca yıl yaşamış yine de hayatını rahatlıkla idame edebileceği bir bahçe, rahatsız edilmeden kış uykusuna yatacağı mabedi seçmişti. İyi uykular Mikelanjelo, baharda görüşmek üzere. Seni tanımak ufkumuzu açtı.
Aylar geçti. Derken bahar geldi. Soğukların ve yağmurların arasında güneşin bahçeye göz kırptığı bir sabah, kendini gömdüğü toprağın arasından sırtını gösterdi Mikelanjelo. O ilk sabah güneşliydi hava ama üç gün boyunca yağmur yağdı. Üç gün boyunca olduğu yerde kıpırdamadan yıkandı Mikelanjelo. Aylar süren açlığın ardından yemek arayışına koşacağını sanıyorduk ama o olduğu yerde durdu. Kıpırdamadı bile. Kendini yağmura bıraktı bir anlamda. Yanına bıraktığımız salatalık parçalarının yüzüne bile bakmadı. Yağmurun ardından, güneşin açtığı günlerde yavaş yavaş hareketlenmeye başladı. Yavaş yavaş yemeye ve hayata dahil olmaya. Aynı günlerde sosyal medyada birçok kişinin hikayelerinde bahara uyanan kaplumbağalar rol almıştı. Birbirlerinden habersiz olmalarına rağmen hepsi aynı zamanda uyanmıştı. Biz onların dilini anlamıyorduk belki ama onlar doğa kitabını okumayı biliyorlardı. Uyurken bile.
Bu süreçte Mikelanjelo üzerinden kaplumbağaları bir nebze daha iyi tanımıştık. Ama galiba bir de şunu öğrenmiştik. Her sabah, her gün, bir an için bile olsa, her ne yapıyorsak bir durmak gerekiyor hayatta. Bir durmak ve izlemek. Sessiz sessiz izlemek. Dinlemek, seyretmek. Doğanın durağanlığının içinde durdukça görmeye başlıyor insan.
Keyifli seyirler.