Medeniyetin en gurur verici buluşlarından birinin, tekerleğin icadı olduğu söylenir.
Birçok ders kitabı, hiç bir hayvanın tekerlek üzerinde hareket etmeye evrilmemiş olmasını, evrimin basit bir mühendislik sorununu çözemediğine örnek oluşturduğunu yazar.
Örnek yanlıştır tabii ki… Doğa, ya da evrim, bir geyiğin bacakları değil, tekerlek üzerinde hareket etmesini isteseydi bile, büyük ihtimalle bundan vaz geçer, bacaklı bir yaratığa evrilmesine karar verirdi. Çünkü tekerlekler, sadece yollu ve raylı arazide iş görür; dünyanın geriye kalan tüm arazilerinde bacak daha yararlıdır.
Bugün, bir otoparka dönüşmüş dünyamızda bile, arazilerin çoğu, tekerlekli değil, bacaklı yaratıklara, yani doğal seçilimin uygun gördüğü insan ve hayvanlara erişilebilir durumdadır.
Altı bacaklı bir böcek, üç ayağını yerde tutup dengesini koruyabilir… Sonradan, diğer üçünü kaldırarak, yürümesi gerekirse yürüyebilir de… bütün bunları yaparken, hiç bir an dengesi bozulmaz. Bacak sayısı dörde düştüğünde bile, dört bacaklı bir canlı, örneğin bir at, çok süratli gitmediği zamanlarda, üç ayağını sürekli yerde tutabilir.
İki bacak üzerinde yer değiştirebilen bir yaratık olarak, nasıl hareket ettiğimiz, bu akrobasiyi nasıl becerdiğimiz ise, doğanın bir sırrı olarak kalacak gibi… Hiç kimsenin, bu işi nasıl yaptığımızı -henüz- anlamamış olduğuna göre…
Yürümeye kalktığımızda, zaten zor olan bu hareket, iş koşmaya gelince, büsbütün içinden çıkılamaz bir hale gelir.
Bir başka zorluk da, bir kol ya da eli kontrol etmeye kalktığımızda belirir. Her gün kolaylıkla yaptığımız hareketlerin aslında ne kadar cambazlık gerektirdiğini anlarız… Ama çok şükür ki, beynimiz imdadımıza yetişir ve zahmetsizce bu karmaşık denklemleri -bize sormadan- çözer… Bize sorsa, çuvallayacağız çünkü…
Yaklaşık 2000 yıl önce, eski Yunan’da, doktor Galen’in işaret etmiş olduğu gibi, bir elin arkasındaki doğal mühendisliğe hayran kalmamak mümkün değildir. Tek bir aletle, hem bir buğday tanesini, hem de çok daha büyük bir nesneyi tutmamız mümkündür… Ve sanki eller, yalnızca bu işi yapmak için tasarlanmışçasına…
Bir kovayı kaldırmak için, kanca şeklinde bir tutuş gerekir; bir sigarayı tutmak için makas şekinde; kalem tutmak için başka, bir bardak altlığını kavramak için başka, bir kavanozu açmak için bambaşka bir tutuş gerektirir.
Bir süt kartonunu kaldıracağınızı düşünün: eğer tutuşunuz çok gevşekse düşürürsünüz; eğer fazla güçlüyse kartonu ezersiniz… Her tutuş, kaslarımızda da belirli bir gerginlik gerektirir… Ne fazla olmalıdır, ne de eksik…
Dile gelince, bu kemik içermeyen organ, ağzın arkasındaki bir dişten bir yemek kırıntısını çıkarmakta başarılı olabileceği gibi, telaffuzu zor bir tekerlemeyi gerektiği gibi telaffuz etmeyi de başarabilir… Örneğin, “bir berber bir berbere bire berber gel beraber Berberistan’da bir berber dükkanı açalım der…” gibi.
Konfüçyüs’ün ileri sürdüğü bir şey var: “Sıradan bir insan sıra dışı şeylere hayran kalır; bilge bir insan ise, sıradan şeylere…”
Oysa, ‘sıradan şeyler’ dediğimiz şeylerin, ciddi bir iş yaptığımızda, mesela bir robot tasarlamaya kalkıştığımızda, hiç de ‘sıradan’ bir şey olmadığını, her şeyin önceden düşünülmüş, tasarlanmış olması gerektiğini anlarız… Eğer, robotun duvara çarpıp parçalanmasını istemiyorsak tabii.
Konfüçyüs, MÖ 500 yıllarında yaşamıştı ve eserlerini, bireyin topluma nasıl uyum sağlaması gerektiği; adaletin ne kadar önemli olduğu; yaşlılara, aile bireyleri ve arkadaşlara saygı duyulması gerektiği gibi kişisel davranışlara rehberlik etmek için yazmıştı. Evrim hadisesi, henüz düşünülmemişti bile…
Bu nedenle, Konfüçyüs’ün yukarıda söylediğini şöyle düzeltebiliriz sanıyorum: Evrim söz konusu olduğunda, sıradan hiçbir şey, ‘sıradan’ değildir.
Evrim’den söz ederken Darwin’den bahsetmemek olmaz. Darwin’den bir alıntı:
“İnsan, kibrinden dolayı, kendisini tanrının müdahalesine layık, büyük bir eser sanır. Oysa, daha alçak gönüllü ve doğru olanı, onu hayvandan türemiş bir yaratık olduğunu düşünmektir.”