Evvela bir soruyla başlayalım…
İlk Amerikalı Papa neden Amerika’ya gitmiyor?
Cevap, Papalığın yüzyıllardır süren siyasi gücünde saklı.
Chicago doğumlu Papa Leo XIV’ün 2026 yılında Amerika Birleşik Devletleri’ni ziyaret etmeyeceğinin açıklanması, ABD’li Katoliklerde doğal bir hayal kırıklığı yarattı. “İlk Amerikalı papa” beklentisiyle bir tür görkemli eve dönüş umanlar için bu karar şaşırtıcıydı.
Oysa bu tercih, kişisel bir karardan çok daha fazlasını anlatıyor: Papalığın yüzyıllardır nasıl bir siyasi güç kullandığını ve bu gücü nasıl koruduğunu.
Bugün Papalığın ABD gibi küresel bir güce mesafeli duruşu yeni değil. Aksine bu, Vatikan’ın tarih boyunca izlediği temel stratejinin devamı. Çünkü Papalık, askeri gücü olmamasına rağmen, yüzyıllar boyunca kralları, imparatorları ve rejimleri etkileyebilen nadir makamlardan biri oldu.
Orta Çağ’da Papa, yalnızca dini bir lider değil; meşruiyet dağıtan nihai otoriteydi. Bir kralın Tanrı adına hüküm sürdüğünü ilan eden de, bu meşruiyeti geri alabilen de Papaydı. Bu yetki, Papalığı siyasi sistemin merkezine yerleştiriyordu.
11. yüzyılda Papa VII. Gregory, Kutsal Roma İmparatoru IV. Heinrich’i aforoz ettiğinde, Avrupa’nın en güçlü hükümdarlarından biri siyasi olarak felç oldu. Heinrich, iktidarını kaybetmemek için 1077’de Canossa Kalesi’nde Papa’dan af dilemek üzere günlerce karda yalınayak beklemek zorunda kaldı. Bu sahne, Papalığın askerî gücü olmadan imparatorları dize getirebildiğinin en çarpıcı sembollerinden biri olarak tarihe geçti.
12. yüzyılda Papa III. Innocentius, İngiltere Kralı John’u aforoz etmekle kalmadı; tüm ülkeyi ‘interdict’ ilan etti. Kiliseler kapandı, nikâhlar ve cenazeler yapılamaz hâle geldi. Toplumsal baskı kralı geri adım atmaya zorladı. Bu süreç, Magna Carta’ya giden yolu açtı. Yani Papalık, dolaylı biçimde modern anayasal düzenlerin oluşumuna bile etki etti.
Papalığın kitleleri harekete geçirme gücü ise Haçlı Seferleri’nde zirveye ulaştı. 1095’te Papa Urbanus II’nin Clermont Konsili’nde yaptığı tek bir konuşma, Avrupa’yı topyekûn savaşa sürükledi. Krallar, şövalyeler ve halk, Papa’nın çağrısıyla silahlandı. Bu, dini otoritenin siyasi ve askerî sonuçlar doğurmasının tarihteki en net örneklerinden biridir.
Modern çağda Papalık artık tahttan indirmiyor, ordular sevk etmiyor. Ancak kullandığı araçlar değişse de etkisi kaybolmadı. Soğuk Savaş döneminde Papa II. Jean Paul, Polonya’daki Dayanışma (Solidarność) hareketine verdiği ahlaki destekle Doğu Bloku’nun çözülmesinde kritik bir rol oynadı. Ne tank gönderdi ne asker; ama sembolik gücü ve diplomasiyle rejimleri sarstı.
İşte Papa Leo XIV’ün ABD’ye gitmeme kararı da bu tarihsel çizginin bir devamı olarak okunmalı.
Vatikan, geçtiğimiz hafta yaptığı açıklamada, Chicago doğumlu Papa Leo XIV’ün bu yıl Amerika Birleşik Devletleri’ni ziyaret etmesinin beklenmediğini duyurdu. Bu açıklama, yeni papanın 2026’da ülkesine yapacağı görkemli bir “eve dönüş” turu beklentilerini boşa çıkardı.
Vatikan Sözcüsü Matteo Bruni, “2026 yılında ABD’ye bir ziyaret öngörülmüyor” dedi.
Son haftalarda üst düzey Vatikan yetkilileri, Leo’nun eylül ayında Birleşmiş Milletler Genel Kurulu çerçevesinde ABD’ye bir papalık ziyareti yapabileceğini ve bu ziyareti Chicago başta olmak üzere başka Amerikan şehirlerine de uzatabileceğini özel sohbetlerde dile getiriyordu.
Ancak uzmanlara göre Leo, ilk Amerikalı papa olarak rolünü nasıl yöneteceğine dair son derece stratejik kararlar alıyor. Küresel Katolik Kilisesi’nin en zengin ve en güçlü bölgesine aşırı vurgu yapan bir lider gibi görünmek istemiyor.
Chicago Başpiskoposu Kardinal Blase Cupich, “Kendisini dünyaya ait biri olarak görüyor” diyerek bu yaklaşımı şöyle özetliyor:
“İlk yılında ABD’ye gelmesinden zaten şüpheliydim. Herkesin onun tüm dünyaya hizmet ettiğini anlamasını istiyor.”
Papa Leo’nun aralık ayında yaptığı açıklamalar da bu çizgiyi doğruluyor. ABD yerine Katolikliğin en hızlı büyüdüğü Afrika’yı ve uzun yıllar görev yaptığı, çifte vatandaşlık aldığı Peru’nun da bulunduğu Latin Amerika’yı öncelik olarak görüyor. Ayrıca ABD’deki seçim atmosferinin, Vatikan’ın geleneksel temkinli yaklaşımı nedeniyle bu kararda etkili olduğu da kulislerde dile getiriliyor.
ABD’li Katoliklerin hayal kırıklığı anlaşılır. İlk Amerikalı papanın ülkesine gelmesi, Amerikan Kilisesi için güçlü bir sembol olabilirdi. Ancak Papalık, tarih boyunca gücünü bir merkeze yaslanmamaktan, taraf gibi görünmemekten ve evrensel konumunu korumaktan aldı.
Bu nedenle Papa Leo XIV’ün ABD’ye gitmemesi bir eksiklik değil; aksine, Papalığın yüzyıllardır sürdürdüğü stratejik tarafsızlığın güncel bir yansıması.
Ve belki de tam bu yüzden Papalık, hâlâ dünyanın en etkili siyasi–manevi makamlarından biri olmayı sürdürüyor.