Bir insan, bir aileye ait olabilir, ortak bir geçmişe, planlanmış bir geleceğe… Ondan asla vazgeçmez.
Bir şehre ait olabilir, dünyanın en güzel şehirlerine de gitse dönüp dolaşıp geleceği yer, kendi şehridir.
Bir millete ait olabilir, onun kalıcı varlığı için ömür boyu savaşabilir.
Bir dine ait olabilir. Mensup olduğu dinin gereklerini tam anlamıyla yerine getirse de getiremese de, bildikleri ve biriktirdikleri; onu inandığı yerde tutar.
Bir mesleğe ait olabilir. Dünyanın bütün mesleklerine hakkıyla sahip olabilecekken bir tanesinden başkasına yan gözle bile bakmayı, aklının ucundan geçirmez.
Birine ait olabilir gönülden… Ne olursa olsun, karşısına nasıl bir engel çıkarsa çıksın; ona karşı olan hisleri hiçbir zaman değişmez. Bir arada olsalar da olmasalar da bu, böyledir.
Nasıl olur da insan; bir aileye, bir şehre, bir millete, bir dine, bir mesleğe ya da birine ait olur, demeyin. Olur çünkü bütün bu aidiyetleri kendi seçer, kendi ister; kendini oralarda gördüğünde ve hissettiğinde hayat anlamlı olur onun için…
Aidiyette kabul etme ve kabul edilmiş olma, iç içedir. Karşılıklı bir sevgi, ilgi ve düzen söz konusudur. Bunu, ısmarlayamazsınız, rica edemezsiniz, planlayamazsınız.
Birileri, bir yerler, bazı zamanlar akıp gider hayatınızın içinden ama ait olduklarınız, bir başka deyişle aidiyet duyduklarınız, ömür boyu sizindir.
Hafta sonu, yazı yazdığım gazetenin yazarlarının bir arada olduğu yemeğe katıldığımda yeniden düşündüm bu kelimenin anlamını…
Türk Yahudi Toplumuyla, 1995 senesinde okula gelmemle başlayan bağ, bugün hâlâ ilk günkü gibi sımsıkı içimde…
Çocuklarım var mezun ettiğim, çocuklarını bile okuttuğum; dostlarım var, hiç ayrılmadığım; yaşanmışlıklarım ve yaşatmışlıklarım var, hiç unutmadığım; gazetem var, 2009’dan beri yazı yazdığım…
Ben okula gelmeseydim bütün bu yazdıklarım, benim olmayacaktı. Hayatımızın içinde kendimiz için aldığımız kararlar, bu renkli, güzel ve özel ayrıntılarla hayatımızı hayat yapan en büyük şanslar bana göre.
Yemekte gördüğüm her yüz, bana bir yaşanmışlığı hatırlattı. Kimi velim olmuştu, kimi konuğum… Kimileri, yarışmalarda beraber jürilik yaptığım kişilerdi, kimileri de çok sevdiğim dostlarımın eşleri. Kimi cemaatin eski başkanıydı, kimi müşavirlerden biri… Bazılarını sadece ad ve soy ad olarak biliyordum, bazılarıysa sadece çok iyi bildiğim yüzlerdi ama hepsi benim ait olduğum, adını tam koyamadığım o dolu, zengin, birikmiş, güzel zamanlardan bana kalan değerlerdi.
Geçen zaman içinde değişmiştik. Bazılarımızın saçı biraz daha beyazlamış, bazılarımız geçen zamana yenik düşmüş, bazılarımız hiç değişmemiş, aynı kalmıştı.
Ben artık okulda değildim. Geçen her yıl, okula ait ne varsa biraz daha geride bırakmıştı nicelik olarak, ama içimde hiçbir şey değişmemişti.
Aynı şehri, aynı insanı, aynı duyguyu yeniden, yeniden yaşamak gibiydi. Aynı şeylere gülebilen, aynı dili konuşabilen; birbirini her zaman görse de görmese de, gördüğü zaman kaldığı yerden devam edebilenlerden olmak, çok değerliydi.
Aidiyet; değerli olmak ve değer vermekti.
Bir kere daha şükrettim, aradan geçen zaman yenilmediğim için. Ne yaşarsam yaşayayım, sahip olduklarımdan hiç vazgeçmediğim için, hayattan asla ümit kesmediğim için; her yaştan şahane dostlarım, güven duygusu ve sevgi bağıyla bağlı olduğum insanlar olduğu için…
Öğretmeyi ve yazı yazmayı çok sevdiğim için…
Teşekkürler Şalom!
Bir öğretmene, gazeteci olma keyfini yaşattığın için…