Avrupa’daki Türk varlığının 50–60 yıllık hikâyesi, modern zamanların en çarpıcı toplumsal dönüşüm öykülerinden biridir. Buna rağmen bu hikâye çoğu zaman ya yalnızca bir “entegrasyon sorunu” olarak ya da yalnızca “başarı hikâyesi” olarak okunuyor. Oysa ben, ikisini de aynı anda içinde barındıran, çok daha karmaşık ve yaratıcı bir süreçten söz etmek istiyorum.
Türkiye’den Avrupa’ya göçü yalnızca “işçi göçü” olarak gördüğümüzde, fotoğrafın sadece ilk karesine bakmış oluruz. Oysa bugün karşımızda; işçiden işveren çıkaran, mahalle bakkalından uluslararası markalar yaratan, fabrikadan üniversiteye, üniversiteden parlamentoya uzanan çok katmanlı bir topluluk var. Ve bu hikâyenin tam merkezinde cesaret, risk alma, girişimci zihin yapısı ve konfor alanlarından vazgeçme iradesi duruyor.
Üstelik artık küçük bir azınlıktan da söz etmiyoruz. Farklı resmî ve akademik kaynakların kesiştiği noktada, Avrupa genelinde Türk kökenli nüfusun –yalnızca Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarını değil, bulundukları ülkelerin vatandaşlığını almış ya da çifte vatandaş olmuş Türk kökenlileri de hesaba katarak– yaklaşık 6,5 milyon kişiye ulaştığı kabul ediliyor. Bunun yaklaşık 4 milyonu Almanya’da yaşıyor; Fransa’da 700 bin civarında, Hollanda ve Birleşik Krallık’ta yaklaşık 500’er bin, Belçika’da 300 bin, Avusturya’da 250 bin, İsviçre’de 130 bin Türk kökenli insandan söz ediyoruz. İskandinav ülkeleri, İtalya, İspanya ve Doğu Avrupa’daki daha küçük topluluklar da eklendiğinde, tablo netleşiyor: “misafir işçi” olarak başlayan hikâye, bugün Avrupa’nın kalıcı demografik, ekonomik ve kültürel bir gerçeğine dönüşmüş durumda.
Bu yazıda, Avrupa’daki Türk kökenli topluluğun son 50–60 yılını; 19. yüzyılda ABD’ye giden Avrupalı göçmenlerle kıyaslayarak, ama klişelerden uzak, daha soğukkanlı ve analitik bir çerçeveyle ele alacağım.
Sembolik başlangıç noktası olarak genellikle 1961 tarihli Türk–Batı Almanya İşgücü Alımı Anlaşması kabul edilir. Elbette Avrupa’ya Türk hareketliliği bu tarihten önce de vardı; ancak 1960’lar ve sonrasındaki aile birleşimiyle, farklı kanallardan kalıcı hâle gelecek büyük dalganın miladı sayılabilir. Bugün sadece Almanya’da 4 milyona yaklaşan Türk kökenli nüfus, bu dalganın ve devamındaki kuşakların büyüklüğünü gösteriyor; toplam nüfus içindeki oranı yüzde 4–5 bandına yerleşmiş durumda. Hollanda’da yaklaşık 500 bin, Belçika’da 300 bin, Avusturya’da 250 bin, Fransa’da 700 bin civarında Türk kökenli insan yaşıyor; bu da, bu ülkelerin demografik dokusunda artık tartışmasız bir “Türk katmanı” olduğu anlamına geliyor.
Bu tarihsel çerçeveyi, ABD’nin 19. yüzyıl göç dalgalarıyla yan yana koyduğumuzda önemli bir fark beliriyor. O dönem ABD’ye giden Avrupalı göçmenlerin büyük bölümü, tek yönlü bir bileti andıran, yüksek belirsizlik içeren bir göç deneyimi yaşıyordu: çok uzun bir yolculuk, zayıf sosyal devlet, gevşek kimlik denetimleri, sınırlı geri dönüş ihtimali… Bu, göç sosyolojisinin “sınır kapısı riski” olarak tarif ettiği bir durumdu.
Avrupa’daki Türk göçü ise çok daha “planlı risk”e benzetilebilir. Misafir işçi programları, resmî anlaşmalar, belirli fabrikalar ve sektörler… Kâğıt üzerinde “geçici” olan bu düzenlemeler, zamanla kalıcı yerleşime; aile birleşimine ve çocukların doğup büyüdüğü yeni bir hayata dönüştü. Geçici olacağı varsayılan kararlar, kalıcı bir toplumsal varlığı beraberinde getirdi.
Bu farklılık, Avrupa’ya göç eden Türklerin cesaretini küçültmez; sadece cesaretin biçimini değiştirir. Avrupa’daki ilk kuşağın zihin dünyasının merkezinde büyük olasılıkla şu cümle vardı: “Ben şimdi zor işlere katlanacağım ki, çocuklarım benden daha iyi bir hayata kavuşsun.”
Bu kuşaklararası pazarlık, yalnızca duygusal bir fedakârlık değil; aynı zamanda, yukarı doğru toplumsal hareketliliğin psikolojik motoru hâline geldi. Bugün gördüğümüz girişimcilik patlamasının ve eğitim hamlesinin temel motivasyonu tam da burada yatıyor.
Avrupa’daki Türk kökenli topluluğun girişimcilik profilini anlamak için en doğru yer, ailedir. Sosyolojik literatür, uzun süredir aileyi yalnızca duygusal değil, aynı zamanda ekonomik bir örgütlenme biçimi olarak da inceler. Türk kökenli ailelerde bu özellik son derece belirgindir. Çoğu hanede birden çok birey çalışır; eve giren toplam geliri artırmak için anne, baba ve bazen genç yaşta çocuklar da işgücüne katılır. Bir dükkân, kebapçı, market ya da küçük bir atölye açmak; bireysel bir kumar olmaktan çok, aile ve akraba ağı üzerine kurulu ortak bir girişimdir. Vardiyayı kuzen devralır, kasayı amca tutar, kriz anında destek verecek bir akraba ya da hemşeri mutlaka bulunur. Tüketimin kısmı, tasarrufun azami düzeye çıkarılması, ardından ekipman, dükkân ya da daire alımı ve sürekli yeniden yatırım, bu “aile ekonomisinin” temel formülleridir.
Bu tablo, göçmen girişimciliğinin klasik çerçevesine tam olarak oturur. Girişimcilik, sadece “doğuştan gelen cesaret”in ürünü değildir; aynı zamanda, dışlanma, iş piyasasındaki cam tavanlar ve kimi zaman yapısal ayrımcılığa verilen pragmatik bir yanıttır. Kapılar kapandığında insanlar kendi kapılarını inşa eder. Tam da bu nedenle, bugün Avrupa’nın pek çok şehrinde Türk kökenli esnaf ve işletme sahiplerinin sayısı dikkat çekici derecede yüksektir.
Özellikle Almanya ve Hollanda’da, Türk kökenli girişimcilerin yoğunlaştığı sektörler zaman içinde netleşmiştir: gıda, hızlı servis restoranları, küçük marketler, tekstil, nakliye, kuaförlük gibi alanlar… Bu sektörlerde giriş bariyeri görece düşüktür; uzun çalışma saatleri ve hızlı nakit akışı söz konusudur; güç, çoğu zaman güven ilişkileri ile hemşeri ve akrabalık ağlarından beslenir. Bu iş alanları, bir anlamda “etnik hayatta kalma ekonomisi”nin omurgasını oluşturur: diaspora topluluğunun hem kendi ihtiyaçlarını karşılar, hem de ilk kuşak için istihdam sağlar.
Ancak hikâye burada bitmez. İkinci ve üçüncü kuşak devreye girdikçe bu işletmeler de dönüşür. Aynı kebapçı, dijital pazarlama araçlarını kullanarak zincir hâline gelir, menüsüne farklı mutfaklardan unsurlar katar; mahalle marketleri modern perakendecilik standartlarına evrilir; tekstil atölyeleri ihracat yapar, kendi markalarını yaratır. Bir zamanlar yalnızca “Türk mahallesine” hitap eden küçük işletmeler, daha geniş bir müşteri kitlesine seslenen hibrit ana akım oyuncularına dönüşür.
Elbette diaspora ağı bu süreçte kaybolmaz; tedarik zincirinde, güven ilişkilerinde, bazen sermaye temininde varlığını sürdürür. Fakat müşteri kitlesi milliyetten bağımsızlaşır, çalışan profili çeşitlenir, yönetim tarzı kurumsallaşır. Bugün Almanya’da sıkça aktarılan veriler, on binlerce Türk–Alman işletmesini ve milyarlarca avroluk yıllık ciroyu işaret ediyor. Benzer şekilde, yaklaşık 500 bin Türk kökenlinin yaşadığı Hollanda’da, 300 bin civarında Türk kökenlinin bulunduğu Belçika’da ve 250 bin civarındaki Avusturya Türklerinde de aynı eğilimi görüyoruz: yüz binlerce insan, sadece emek gücü olarak değil, girişim ve sermaye gücü olarak da ekonominin parçası hâline geliyor.
Bu ekonomik hikâyenin bir de görünmeyen, ama belki de en kritik boyutu var: kimlik. İkinci ve üçüncü kuşak, bu noktada üçlü bir gerilimi aynı anda yaşar. Evde konuşulan dil ile okulda ve işte kullanılan dil farklıdır; kültürel kodlar iki ayrı dünyanın beklentilerini taşır. İlk bakışta bir yük gibi görünen bu iki dillilik ve iki kültüre hâkimiyet, uzun vadede ciddi bir profesyonel avantaja dönüşür. “Arada kalma” hissi ise, bir ortamda “fazla Türk”, başka bir ortamda “fazla Avrupalı” görülme deneyimiyle somutlaşır; iki tarafın da “öteki”si olma ihtimali, başlangıçta sancılıdır, ama zamanla yeni bir özgüven zeminine dönüşebilir.
Bu dönüşümün üçüncü aşamasında, hibrit kimlik bir eksik değil, artı olarak algılanmaya başlar. Genç kuşak, hem Türkiye’den hem Avrupa’dan taşıdığı kültürel malzemeyi, markalaşma, sanat, müzik, spor, siyaset ve girişimcilik alanlarında avantaja çevirir. Bugün Almanya’dan Fransa’ya, Hollanda’dan Birleşik Krallık’a kadar Avrupa’da büyümüş Türk kökenli gençlerin sinemadan rap müziğe, tasarımdan gastronomiye, spordan siyasete kadar pek çok alanda görünür hâle gelmesi tesadüf değildir. Kimlik, uzun süre bir gerilim ve çatışma kaynağı olduktan sonra, sembolik ve ekonomik bir sermayeye dönüşmektedir.
Bu noktada ABD’deki İtalyan, İrlandalı ve Yahudi diasporalarının tarihsel rotasıyla güçlü paralellikler görüyoruz. Orada da önce dışlanma ve aşağılanma, ardından marjinalleşme, zamanla da kimlik üzerinden yaratılan bir ekonomik ve kültürel güç söz konusuydu. Avrupa’daki Türk kökenli topluluk, bugün benzer bir eşiği zorluyor; fakat bu kez sahne, ulus-devlet merkezli tek bir büyük göç ülkesi değil, çok devletli ve çok katmanlı bir Avrupa.
Birinci kuşak için cesaret; ülke değiştirmek, dil bilmeden fabrikaya girmek, özlemi, yalnızlığı ve ayrımcılığı göğüslemek anlamına geliyordu. İkinci ve üçüncü kuşak için risk, bambaşka bir yere kaymış durumda. Artık asıl cesaret, ailenin erken gelir beklentisine rağmen üniversiteye devam etmeyi seçmekte; “güvenli” görülen aile işletmesinden çıkıp kurumsal dünyaya ya da bambaşka mesleklere yönelmekte; mahallenin ve topluluk ağının konforlu sınırlarını aşıp uluslararası kariyer ve iş modellerine açılmakta; sadece topluluk pazarına hitap eden değil, ölçeklenebilir, teknoloji ve inovasyon odaklı işler kurmakta yatıyor.
Yeni cesaret, sınır aşmaktan çok sınıf atlamayı göze almakta gizli. Girişimcilik de buna paralel olarak “hayatta kalma girişimciliği”nden “fırsat girişimciliği”ne evriliyor. Bir zamanlar dikiş makinesine, fırına ya da kamyonete bağlanan sermaye, bugün yazılıma, markaya, ulusötesi ağlara ve start-up hisselerine bağlanıyor.
Geçtiğimiz yüzyılda ABD’ye giden Avrupalı göçmenler için hikâye çoğu zaman şöyle özetlenebilirdi: sınırı geçememe riskinin yüksek olduğu, hızla asimile olma baskısının hissedildiği ve sonunda yeni bir ulusal kimliğe yani “Amerikalılık”a evrilen bir süreç. Bu hikâye, çoğu zaman köklerden hızlı bir kopuşu ve erimeyi de beraberinde getirdi. Son 50 yılda Avrupa’daki Türk kökenli topluluk içinse tablo farklı bir cümleyle anlatılabilir: yapılandırılmış emek riski, kalıcı yerleşime dönüştü; kalıcı yerleşim, çok kuşaklı bir melezliğe; bu melezlik de girişimcilik ve kurumsal varlıkla pekişen bir diaspora gücüne evrildi.
Bugün Avrupa şehirlerine baktığımızda; yalnızca kebap dükkânlarını değil, mühendisleri, doktorları, sanatçıları, akademisyenleri, start-up kurucularını, milletvekillerini ve yerel yöneticileri de görüyorsak, bu tesadüf değildir. Bu manzara, elli yıl önce atılan “planlı risk”in, bugün girişimcilik, kültür ve kurumsal temsil olarak geri dönmüş hâlidir.
Önümüzdeki yirmi yılda bu hikâyenin nasıl evrileceği, hem Avrupa demokrasileri hem de Türkiye’nin küresel rolü açısından belirleyici olacak. Ancak bir gerçek şimdiden ortada: Avrupa’daki Türk kökenli topluluk, artık yalnızca göç sosyolojisinin konusu değil; 6,5 milyonu bulan nüfusu, milyonlarla ifade edilen seçmen potansiyeli ve on binlerce işletmeyle, aynı zamanda ekonomi, kültür, siyaset ve kimlik tartışmalarının merkez aktörlerinden biridir.