“Ben bu kadını ümitsizce istiyorum”

İvo MOLİNAS Köşe Yazısı Sesli Dinle
10 Ağustos 2022 Çarşamba

5 Ağustos 1962’de Los Angeles’in zengin muhitlerinden birinin gösterişli villasında Norma Jeane, aşırı dozda barbitürat adlı sakinleştirici ve uyuşturucu ilacını alıp sadece 36 yaşında her yönüyle mücadele ettiği hayata kendi kararıyla veda edecekti.

Şizofren bir anne ile babasını hiç tanımadan yaşadığı çocukluğunun ergenliğe evirildiği yıllarda, annesiz kaldıktan sonra sayısız cinsel istismara uğrayacak, kimi bakıcı ailelerin elinde hayata savrulmuş, acıların bir genç kızı olarak ‘vahşi ormanda’ cesurca ayakta kalmaya çalışacaktı.

Güzelliği sayesinde, çalıştığı fabrikada erkeklerin ve nihayet manken ajanslarının dikkatini çekerek ünlülerin yaşadığı meşakkatli, gel- git’li, depresyonlu, aşk ve evliliklerle dolu kısa hayatı yeni bir döneme girecekti 16 yaşlarında, istemeden yaptığı ilk evlilikle beraber.

Sinema endüstrisinin ilgisini çektiğinde ilk eşinden çoktan boşanmış ve II. Dünya Savaşı’nın ertesinde, ABD halkının yeni ve baştan çıkarıcı bir hikayeye ihtiyacı olduğu yıllarda endüstri, onu ‘güzel ama aptal sarışın seks sembolü’ olarak ortaya çıkaracak ve onu sayısız ikinci sınıf filmlerinde oynatmaya başlayacaktı.

Güzelliği, yüksek özgüveni ve bu özelliğini yansıttığı üstün oyunculuğu artık onu geri dönülmez şöhret basamaklarına tırmandıracak, sinema endüstrisinin çakal yapımcıları ile kariyerlerinde yeni sayfa açmak isteyen ünlü yönetmenlerin yapımlarına balıklama girecekti.

İkinci evliliği de başarısızlıkla bittikten sonra ünlü yönetmen Elia Kazan’la ilişkiye girecek, onu kendisine tutkuyla aşık edecekti Norma, nam-ı diğer Marilyn Monroe

Lakin Kazan’la ortak bir çalışma yapmakta olan dönemin en ünlü Amerikan yazarı Arthur Miller ile tanışınca sarışın ikonun hayatı bambaşka bir yöne savrulacaktı.

Miller, savaş karşıtı ve sosyalist görüşlü, entelektüel bir Yahudi yazardı.

İkisi birbirlerine delice aşık olacak, ancak Miller düzenini bozmak istemeyen evli bir insan olarak yazarlığına Monroe’suz devam etmek isteyecekti. Ancak çok zorlanır; etrafına, “Ben bu kadını ümitsizce istiyorum” diyerek imkansız görülen aşkını itiraf eder.

Monroe’ya yazdığı bir mektupta, “Eğer seni kaybedersem gerçekten ölmem gerekir” diyecek kadar tutkuyla bağlanır. Ve tanıştıktan tam beş sene sonra eşini boşamaya karar verir Miller.

Lakin bir dönem ABD’de baş gösteren ‘komünist avı’ Miller’i de etkileyecek, sosyalist düşüncelerinden dolayı FBI tarafından sorgulanacak, komünist partisi üyesi olmamasına rağmen onların toplantılarına katıldığını itiraf edecek ve istihbaratın hep hedefinde olacaktı.

Miller ile evlenmeyi düşünen Monroe’ya kariyerini bitirme riski taşıdığı için sinema çevresi ünlü yazarla evlenmeme telkini yapar ama o bu önerilere itibar etmez; ilk önce Yahudilik eğitimi alır ve akabinde Yahudi geleneklerine uygun bir törenle Arthur Miller ile hayatını birleştirir 1956 yılında, 26 yaşındayken.

Lakin ailesinin biyolojik genetiği peşini bırakmaz. Ruhsal dengesizlikleri kariyer basamaklarını çıkmaya devam ederken bile hep onunla olur. Bir yandan Miller ile son derece yoğun aşk dolu entelektüel bir birliktelik yaşarken, anksiyete, depresyon ve yüksek dozda sakinleştirici ve uyuşturucu ilaçları peşini bırakmaz.

Sinema endüstrisinin yoğun programlarının ile yakalanan şöhretin getirdiği her türlü psikolojik sıkıntılarıyla uğraşır.

1998’de ortaya çıkan hatıratında o yıllara ait şöyle bir not bulunur:

 

“Ben kimseyi kandırmadım. İnsanların kendilerini kandırmalarına izin verdim sadece. Kimse, gerçekte kim olduğumu, ne olduğumu öğrenmeye zahmet etmedi. Benim için bir karakter yarattılar. Onlara karşı çıkacak gücüm yoktu. Belli ki, olmadığım birini seviyorlardı.”

Marilyn Monroe’nun psikolojik sıkıntıları ve alkole olan aşırı bağımlılığı evliliğin sadece beş yıl sürmesine neden olacaktı. Birlikte film çektiği ünlü Fransız aktör Yves Montand ile yaşadığı kısa bir kaçamağın Miller tarafından önemsenmemesi onu iyice çileden çıkartır ve çok büyük umutlarla başlayan ama sürmesi mümkün olmadığı iddia edilen evliliği - biri seks sembolü bir sinema artisti diğeri ünlü  entelektüel yazar - entelektüel bağlamda ona büyük birikim sağlamasına ve Miller’in elit edebiyat ve sanat çevresiyle önemli dostlukları kazandırmasına rağmen biter, 1961’in Kasım ayında.

 Hatıratında evliliği için şunu diyecekti:

Baştan sona tatlı değildim. Canavarı da sevmeliydi belki Arthur. Ama belki de çok talepkardım. Aslında belki de bana katlanabilecek bir erkek yoktur. Arthur'a çok şey yaşattım, biliyorum. Ama aynı zamanda bana çok şey yaşattı.”…

Monroe, hayatının son aylarını Miller’in gücü ile elde ettiği ünlülerin arkadaşlıklarıyla geçirir. Yeni filmlerde oynamaya devam ederken sol siyaset geleneğinden gelen çevrelerle dostluklar kurup ABD’nin Küba’ya uyguladığı ambargoyu ağır eleştirir. Sosyalizmi bile savunduğu günler olur.

Bir ara psikiyatri kliniğine yatar. Onu oradan çıkaran, sadece bir sene evli kaldığı beysbolcu eski kocası olur. Ve sonra gizli şekilde dostluk kurduğu dönemin Başkanı John F. Kennedy ve hatta kardeşi Boby Kennedy ile olan kısa birlikteliklerinin hayatının dönüm noktası olduğu iddia edilir. Zira hayatının sonlanmasının nedeninin intihardan çok, Başkan ve kardeşiyle olan ilişkileri nedeniyle, CIA tarafından işlenen cinayet olduğu spekülasyonları yapılır.

Arthur Miller, cenazesine gitmez, zira ‘orada olmayacak ki’ der...

Monroe’nun evindeki kütüphanesinde, hepsini okuduğu ve sayfalarında çeşitli notlar yazdığı, Camus’den Tolstoy’a, Dostoyevski’den Bernard Shaw’a dek ünlü yazarların yazdığı tam 432 kitap bulunur. Sözde ‘sarışın seks bombası’nın aslında nasıl da edebiyat ve düşünce dünyasıyla ilgili olduğu ortaya çıkar. Bunda Miller’in ne kadar payı olduğu bilinmez ama kendisine atfedilen yapay fotoğraftan çok daha farklı bir yerde olduğu anlaşılır son tahlilde.

İntiharından ne kadar önce yazdığı bilinmeyen kısa bir şiiri çıkar ortaya:

 “Ah, ne kadar isterdim
Ölmüş olmayı, hatta hiç var olmamayı
Uzaklara kaçmak isterdim
Buradan ve her şeyden
Yapabilir miyim acaba?

Yaptı da sonunda.

Miller boşuna başına geleceğini öngörmemişti, “Bu kadını ümitsizce istiyorum” derken…

Marilyn Monroe, ölümünden 60 yıl sonra, hala dünyanın en çok konuşulan kadınlarından biri olmaya devam ediyor.

Zira, ‘aptal sarışın’dan çok daha öte, renkli ve anlamlı bir fotoğraf bırakacaktı, görmek isteyenlere…

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün