Kemeraltı´nın İkiçeşmelik tarafında satıcıların sesleri, korna uğultusu ve aceleci adımlar birbirine karışır. Bütün bu gürültünün ortasında ise sessizliğini koruyan bir kapı vardır: Bikur Holim. Eşikten içeri adım atınca dışarıdaki telaş geride kalır, zaman başka bir hızda akmaya başlar. İnsan yalnızca bir sinagoga değil, İzmir Yahudilerinin yüzyıllardır taşıdığı inanca, dayanışmaya ve hafızaya da girer. Bu yazı, o kapının ardındaki dünyaya ve eşiğinde biriken zamana bir yolculuk.
Burhan Demirel
Bikur Holim, ruhunu koruyabilmiş bir Sefarad havrası. İber Yarımadası’ndan Osmanlı topraklarına gelen Sefarad Yahudileri İzmir’in ticaretine, kültürüne ve şehir yaşamına katkıda bulundu; sinagoglar da bu hayatın kalbinde yer aldı: Dua edilen, bilginin aktarıldığı, bayramların kutlandığı, dayanışmanın yaşatıldığı yerler. Bikur Holim’de teva dört sütunun ortasında yükselir, Bet Midraş kapıda misafirini karşılar. Burada mimari yalnızca bir ibadet mekânını biçimlendirmez; inancın, geleneğin ve ortak hafızanın taşıyıcısına dönüşür.
Safed’in Mavisi Değil, Bet Hamikdaş’ın Hatırası
Bu hafızanın ilk izleri renklerde saklıdır. Kemeraltı’ndaki öteki Sefarad havralarında hüküm süren göğün derinliklerini sembolize eden grimsi mavi, insanı 16. yüzyılda Kabala’nın yükseldiği Safed’in mistik havasına çağırır. Bikur Holim ise başka bir hatıraya seslenir: Yeşil ve sarının ağırbaşlı tonları, zengin süslemeli sütunlar ve geniş ibadet salonu, Kudüs’teki Bet Amikdaş’ın, yani ‘Tapınak’ın zihinlerde yaşayan imgesini uyandırır.

Bu hatıranın kaynağı ‘Tapınak’tır. Orada ibadet edilir, kurbanlar sunulurdu; yıkılışının ardından diasporada sinagoglar duanın ve Tora’nın yuvası oldu. Tora’nın okunduğu teva (Aşkenaz geleneğinde bima), kaybolan kutsal mekânın sinagogdaki yankısıdır; kurbanların ve adakların yerini artık onun üzerinde okunan Sefer Toralar almıştır. Bikur Holim’de bu yankı tavanda da duyulur: Tomarların açıldığı noktanın hemen üstünde süsleme yoğunlaşır ve kutsal metne verilen değer gözle görülür hâle gelir. Güzellik burada kutsal olana, kutsalların kutsalına yönelir; renk ve bezeme, geçmişle bugün arasında görsel bir köprü kurar.
Bilginin Kapısı
Bu köprünün öteki ucunda, kapının hemen ardında bilgi bekler. Teva duanın kalbiyse girişteki Bet Midraş bilginin kapısıdır. Çocuklar Bar-mitsva ve Bat-mitsva öncesinde burada eğitim alır, bilgi kuşaktan kuşağa burada aktarılırdı. ‘Midraş’ sözcüğü İbranicede ‘aramak, araştırmak, yorumlamak’ anlamındaki d-r-ş kökünden gelir; medrese ise Arapçadaki d-r-s kökünden türer ve iki kök aynı Sami dil ailesinin akrabasıdır. Öğrenmenin daha eşikte başlaması bu yüzden anlamlıdır.
Ana salona geçildiğinde dört sütunun tevayı ortasına aldığı görülür; anlatıldığına göre bu sütunlar dört Yahudi anneyi, Sara, Rivka, Rahel ve Lea’yı temsil eder. Aron ha-Kodeş’in İzmir’e özgü üçlü düzeni de yerli yerindedir. Tavandaki çıtakâri işçiliği, geometrik çiçek ve meyve motifleriyle ahşap çıtaları sabırla birleştirerek mekâna mimari bir ritim verir ve geleneksel ahşap işçiliğinin sinagog mimarisindeki estetik rolüne önemli bir örnek sunar. Mermerin serinliği, halıların sıcaklığı ve divan-sedir oturma düzeni ise Osmanlı yaşam kültürünü görünür kılar. Bu ayrıntılar, Bikur Holim’i yalnızca dinî bir yapı olmaktan çıkarıp bulunduğu coğrafyanın gündelik yaşamıyla buluşturur.

Adında Dayanışma, Tarihinde Yeniden Doğuş
Gündelik hayatla kurulan bu bağ, sinagogun adında da yankılanır. Bikur Holim, İbranicede “hastaları ziyaret etmek” demektir; hastanın yalnızlığını hafifletmek, zor zamanında yanında durmak. Adın, salgın dönemlerinde sinagogun hastane olarak kullanılmasıyla ilişkilendirildiği anlatılsa da bu ayrıntının belgelerle desteklenmesi gerekir. Yine de dayanışma düşüncesi, adında bir dua gibi yaşamayı sürdürür.
Bu dayanışmanın maddi bir yüzü de vardı. Anlatıldığına göre Portekiz kökenli, Hollanda bağlantılı Salomon de Ciaves, 1724’te İkiçeşmelik Yolu üzerindeki geniş avlulu evlerinden birini sinagoga dönüştürülmek üzere cemaate bağışlamış, bitişikteki ev ve dükkânları da ibadethaneye gelir sağlasın diye vakfetmiş; dinî kitapların ve kutsal eşyaların teminine de katkıda bulunmuştu. Bu girişim, bir ibadethanenin yalnızca kurulmasını değil, gelecekte ayakta kalmasını da gözeten bir sorumluluk anlayışını yansıtır. Ailenin adı kentin hafızasında da yaşar: Eski Osmanlı haritalarındaki Chavez Mahallesi bu izlerden biridir. Böylece bir sinagogun öyküsü İzmir’in sokaklarına ve mahallelerine uzanır.

Başkalarının yarasını sarmayı adında taşıyan yapı, kendi yaralarını da sarmak zorunda kaldı. 1772 yangınının ardından 1800’de aynı aileden Manuel de Ciaves tarafından yeniden inşa edildi. Bir sinagogu yeniden kurmak yalnızca duvarları onarmak değil; duaları, bayramları ve ortak hatıraları da yeniden yaşama katmaktı. Bikur Holim’in hikâyesi, yıkımın ardından yeniden kurmanın ve değişen koşullar içinde geleneği yaşatmanın hikâyesidir.
Süren Gelenek
Yeniden doğan sinagog, cemaatin hukuki ve dinî hayatına da tanıklık etti. Osmanlı İzmir’inde cemaatler, millet sistemi gereği evlilik, boşanma ve miras gibi konularda kendi dinî hukuklarına başvurabiliyordu; 19. yüzyılda İzmir başhahamlığını üstlenen Rav Hayim Palaçi bu dünyanın önde gelen isimlerindendi. Bodrum katının bir dönem cemaat mahkemesinin kararlarına uymayanların tutulduğu cemaat hapishanesi olarak kullanıldığına dair anlatı ise belgelerle doğrulanmayı bekliyor. Cumhuriyet’le hukuk düzeni değişti; ama dinî yaşam ve eğitim gelenekleri sürdü.
Bugün de ibadet Ortodoks düzen içinde yürüyor. Kadınlara ayrılan Ezrat Naşim, Şaar Aşamayim Sinagogu’nda aktif olarak kullanılırken Bikur Holim’de ince ahşap işçiliğiyle yapılmış sık bir kafesle erkeklerin alanından ayrılıyor ve artık ibadete açılmıyor. Geleneksel anlayışın mekâna yansıyan bu izi, sinagogun dikkat çekici ayrıntılarından biri. Ortak bir gelenek, farklı mekânlarda farklı biçimlerde yaşıyor.
Kaybolan Avlu, Yaşayan Sinagog
Geçmişin bütün izleri günümüze ulaşamadı elbette. Sinagogun avlusu, İkiçeşmelik Yolu açılırken yol projesine dâhil edildi. Bu avluda Sukot Bayramı için çardaklar kurulur; çölde geçirilen yılları ve hayatın geçiciliğini hatırlatan bayram, cemaatin ortak sevincine dönüşürmüş. O çardakların gölgesi bugün yalnızca anlatılarda yaşıyor; ama kaybolan avlu, sinagogun eski çevresini ve bayram geleneklerini anlamak için hâlâ değerli bir ipucu. Çünkü kaybolan her mimari unsur, hafızadan da silinmek zorunda değil.
Bikur Holim ise geçmişe ait bir kabuk değil, yaşayan bir sinagog. Bünyesinde beş Sefer Tora bulunuyor; Şabat’ta, bayramlarda ve Yom Kipur gibi özel günlerde kapılarını açıyor, Şabat ibadetlerinde Algazi Sinagogu ile dönüşümlü kullanılıyor. Aron ha-Kodeş’in solundaki dolapta keter denen Tora tacı, Tora madalyonları, rimonimler ve ets hayimler gibi gümüş ve ahşap aksesuarlar duruyor; her biri Tora’ya duyulan saygının ayrı bir ifadesi.
Bir Zamanlar Dolup Taşan Sinagog
Ne var ki bu gümüşlerin parıltısı, eski kalabalığın yokluğunu örtemiyor. Kafe ve barların yaygın olmadığı dönemlerde sinagoglar cemaatin başlıca buluşma noktasıydı; insanlar buraya dua etmenin yanı sıra sohbet etmek, haberleşmek, bir düğünün ya da doğumun müjdesini paylaşmak için gelirdi. Ladino, sözcükleri, şarkıları ve sohbetleriyle bu ortak dünyayı kuşaktan kuşağa taşırdı. İbadetin, sohbetin ve dayanışmanın aynı çatı altında buluşması, sinagogun cemaat hafızasındaki yerini güçlendirirdi.
Anlatıldığına göre Bikur Holim, ibadet saatlerinde öylesine dolardı ki bir grup içeride dua ederken diğerleri kapının önünde sırasını beklerdi. Bugün ise on kişilik minyanı toplamak bile güçleşiyor. Teva, sütunlar ve duvarlar yerinde; ama yapıyı dolduran sesler, adımlar ve ilahiler aynı yoğunlukta yankılanamıyor. Bir yapının ayakta kalması, canlılığının da sürdüğü anlamına gelmiyor; insanın içinde tarif edilmesi güç bir hüzün bırakan da bu fark. Yine de bu sessizlik, kaybın olduğu kadar korunması gereken bir mirasın da işareti. Geçmişteki kalabalığı geri getirmek mümkün değil; ama o kalabalığın hatırasını ve mekânın taşıdığı anlamı korumak hâlâ mümkün.
Eşiğin Hafızası: Bir Taşın Anlattıkları
O kalabalığın en sadık tanığı ise kapının hemen önünde duruyor. Bikur Holim, Kemeraltı’ndaki yapılar arasında benim için hep özel bir yere sahip oldu. Yakın zamanda eski mermer eşiğin üzerine, gerekli bir düzenlemeyle düz bir mermer yerleştirildi. Yeni taş işlevini yerine getiriyor; ancak eskisinin tarihî dokusunu da bir ölçüde gizliyor. Oysa o eski eşik, aşınmış bir mermer parçasından çok daha fazlası: Buraya gelen insanların ayak izlerini ve kalabalığın hareketini taşıyan sessiz bir tanık.
Bambaşka bir zamandan gelen bir hatıra o. Yüzyılların ayak izleriyle aşınmış, ortası hafifçe çökük, kenarları nazikçe yukarıda kalmış… Kim geçtiyse o kapıdan, bir parçasını bırakmış gibi. Dualar, umutlar, sevinçler, komşuluklar ve belki sessiz kederler taşın içine işlemiş; her adım bir hikâyeyi fısıldar gibi. O eşikten geçerken insan, bir mekânla birlikte başka bir zamana da adım atıyormuş hissine kapılıyor. Taş, eski insanların sıcaklığını hâlâ saklıyor; ağır ağır, bütün binaya, sütunlara ve duvarlara o duyguyu yayıyor.

Bikur Holim’in eşiği, zamanın yükünü taşıyan bir simge gibi. 1492’de İber Yarımadası’ndan ayrılmak zorunda kalan Sefarad Yahudilerinin hayata tutunma çabası, Osmanlı topraklarında yeni bir yaşam kurmaları ve İzmir’in çok kültürlü dünyasına kattıkları zenginlik, bu taşın üzerinde iz bırakmış. Aşınmış, yorgun ama hâlâ varlığını hissettiren bu taş, ayak sesleri, nefesler ve dokunuşlarla dolu bir tarih saklıyor.
Belki de Bikur Holim’i özel kılan, bütün bu hikâyelerin aynı kapıda buluşması: Tevanın çevresinde yükselen sütunlar, Bet Midraş’ta aktarılan bilgiler, cemaatin dayanışma geleneği, sinagogu bir zamanlar dolduran kalabalıklar ve bugün o kalabalıkların hatırasını yaşatmaya çalışan insanlar… Her geçiş, insanları ve zamanları birbirine bağlıyor.
Yeni taş eşiğin yüzeyini örtse de anlattığı hikâyeyi örtemiyor. Çünkü geçmiş, taşların üzerinde olduğu kadar onları fark eden insanların hafızasında da yaşıyor. Bize düşen, bu izleri korumak kadar ne anlattıklarını anlamaya çalışmak.
Bikur Holim’in eşiği artık benim için İzmir’in hafızasına açılan bir kapı. Bu kapıdan her geçişte insan, geçmişin bütünüyle geride kalmadığını hissediyor. Bazen bir tarih kitabında değil, ayaklarımızın altındaki aşınmış bir taşta saklıdır geçmiş. Yeter ki durup ona bakmayı bilelim.