İnsanlık, birbirine ulaşma konusunda tarihinin en ileri dönemini yaşıyor. Mesafe neredeyse ortadan kalktı; sesimiz saniyeler içinde başka kıtalara ulaşıyor, yüzler ekranlarda beliriyor, hayatlarımız durmaksızın birbirine açılıyor. Buna rağmen çağımızın en belirgin duygularından biri yalnızlık.
Bu çelişkiyi yalnız teknolojiyle açıklamak yetersiz kalır. Asıl mesele, insanın başka bir insanla kurduğu ilişkinin niteliğinde yaşanan dönüşümdür.
Martin Buber’in düşüncesinde insan ilişkileri iki temel biçimde belirir: ‘Ben-O’ ve ‘Ben-Sen’. ‘Ben-O’ ilişkisinde karşımızdaki kişi ölçülebilir, değerlendirilebilir, kullanılabilir bir nesneye dönüşür. ‘Ben-Sen’ karşılaşmasında ise karşımızdaki artık bir kategori değil, kendine özgü varlığıyla bir insandır. Ona bakmakla yetinmez, onunla karşılaşırız.
Bugünün dijital dünyası bizi birbirimize sürekli gösteriyor; fakat her gösterme bir karşılaşma yaratmıyor.
Sosyal medyada bir insanın yüzünü görebilir, ne yediğini, nereye gittiğini, ne düşündüğünü öğrenebiliriz. Hatta yıllardır görüşmediğimiz birinin hayatındaki değişimleri ayrıntılarıyla takip edebiliriz. Bütün bunlar, o insanı gerçekten tanıdığımız anlamına gelmez. Görünürlük ile yakınlık aynı şey değildir.
Belki çağımızın temel yanılgılarından biri budur.
İnsanlar artık birbirlerinin hayatlarından çok daha fazla haberdar, fakat birbirlerinin iç dünyalarına daha az temas ediyor. Gündelik hayatlarımız bildirimlerle dolarken sessizliklerimiz büyüyor. Aynı sofrada oturan insanlar farklı ekranlara bakıyor; çocuklar anne-babalarının yanında büyüyor fakat duygusal dünyalarını çoğu zaman algoritmalarla paylaşıyor. Eşler gün boyunca mesajlaşabiliyor ama birbirlerinin korkularını, kırgınlıklarını ya da yalnızlıklarını aylarca fark etmeyebiliyor.
İletişim arttı, fakat temas aynı oranda artmadı.
Emmanuel Levinas, insanın etik sorumluluğunu “ötekinin yüzü” üzerinden düşünür. Karşımızdaki insanın yüzü, bize yalnız onun varlığını değil, ona karşı sorumluluğumuzu da hatırlatır. Yüz, bir insanın yalnızca fiziksel görünüşü değildir; kırılganlığının, eşsizliğinin ve dokunulmazlığının ifadesidir.
Bugün belki de en büyük kaybımız, yüzün yerini profilin almasıdır.
Profil düzenlenebilir. Yüz ise insanı ele verir.
Profil başarıyı, mutluluğu, güzelliği ve kontrolü gösterebilir. İnsan yüzü bazen yorgundur, bazen kaygılıdır, bazen yalnızdır. Dijital kültür bizi giderek kusursuz profiller üretmeye teşvik ederken gerçek yüzümüzü saklamayı öğretiyor.
Bunun insani bedeli ağırdır.
Çünkü insan yalnızca görünmek istemez; görülmek ister.
İkisi arasında büyük bir fark vardır.
Görünmek dikkat çekmektir. Görülmek ise anlaşılmaktır.
Bugünün insanı belki tarihte hiç olmadığı kadar görünür, fakat aynı ölçüde anlaşılmış değildir. Sosyal medyada yüzlerce insanın karşısına çıkabilir, binlerce kişi tarafından izlenebilir ve yine de hayatının en ağır gecesini tek başına geçirebilir.
Yahudi düşüncesinde insanın değeri yalnız bireyselliğinden değil, ilişkisel varlığından da doğar. İnsan, başka bir insanla kurduğu bağ içinde kendisini tanır. Bu nedenle karşılaşma yalnız sosyal bir olay değil, aynı zamanda etik bir eylemdir.
Dijital kültür
Abraham Joshua Heschel’in düşüncesinde de modern insanın temel sorunlarından biri, dünyayı yalnızca yararlanılacak bir kaynak gibi görmeye başlamasıdır. İnsan ilişkileri de bu zihniyetten payını alıyor. İnsanları hızla değerlendiriyor, kategorilere ayırıyor, fayda üzerinden konumlandırıyoruz. İşe yarayan ilişkileri sürdürüyor, bizi zorlayan ilişkileri kolayca terk ediyoruz.
Dijital kültür bu eğilimi daha da güçlendirdi.
Bir insanla anlaşamadığımızda onu hayatımızdan çıkarmak artık çok kolay. Takipten çıkmak, engellemek, sessize almak birkaç saniye sürüyor. Elbette bazı ilişkilerde sınır koymak gereklidir. Fakat sorun, insan ilişkilerinin de tüketim kültürünün mantığına teslim olmaya başlamasıdır.
Beğenirsek kalıyoruz.
Sıkılırsak gidiyoruz.
Zorlanırsak yenisini arıyoruz.
Oysa gerçek ilişki tam da insanın kolay olmadığı yerde başlar.
Birini gerçekten tanımak, yalnız güçlü yanlarına değil, kırılganlıklarına da tanık olmayı gerektirir. Dostluk, yalnız güzel günleri paylaşmak değildir. Yakınlık, karşımızdaki insanın hayatına zaman ayırmayı ve bazen onun sessizliğine tahammül etmeyi de içerir.
Belki bugünün en büyük lüksü artık zaman değil, dikkattir.
Bir insanı gerçekten dinlemek, ona hayatımızın geri döndürülemez bir parçasını vermektir. Telefonu bir kenara bırakıp karşımızdaki insana dönmek, küçük görünen ama giderek nadirleşen bir etik davranıştır.
Çağımız bize bağlantının yollarını öğretti.
Şimdi yeniden karşılaşmayı öğrenmemiz gerekiyor.
Buber’in ‘Ben-Sen’ ilişkisi belki bugün hiç olmadığı kadar önemlidir. Çünkü başka bir insanı bir kullanıcı adı, profil fotoğrafı, siyasi kimlik, dini aidiyet ya da algoritmik veri kümesi olarak görmeye başladığımız anda onun insanlığından uzaklaşırız.
Gerçek karşılaşma ise bütün kategorilerden önce şu gerçeği hatırlatır:
Karşımızda bir insan var.
Bir hayat.
Bir hikâye.
Bir kırılganlık.
Ve bizim ona karşı taşıdığımız bir sorumluluk.
Modern dünyanın en büyük sorunu belki de iletişimsizlik değildir.
Birbirimizin yüzünü görmeden birbirimiz hakkında her şeyi bildiğimizi sanmamızdır.