Bazen iç sesiniz size ´yeter´ veya ´dur´ diye seslenince ona önem veriyor musunuz? Gelen her türlü mesajınız, aldığınız her telefon gibi inanın ki onunda duyulmaya ihtiyacı var çünkü dinlenildiği zaman performans gücünü ikiye katlayacak.
Daha fazla çalışmak, daha fazla kazanmak ve daha hızlı yükselmek… Başarı anlayışımız sürekli büyürken, belki de sormamız gereken en önemli soru şu: Ne zaman ‘yeter’ diyeceğiz?
Günümüz çalışma hayatında başarı çoğu zaman daha fazlasıyla ölçülüyor. Daha yüksek gelir, daha büyük hedefler, daha yoğun çalışma temposu, daha hızlı kariyer ilerlemesi… Çalışanlardan beklenen performans arttıkça, başarı kavramının sınırları da sürekli genişliyor. Bir hedef tamamlanmadan yenisi belirleniyor; bir proje bitmeden başka bir proje başlıyor. İnsan, ulaştığı noktada durup nefes almak yerine çoğu zaman bir sonraki basamağa yöneliyor.
Tam da bu noktada oldukça basit görünen ancak ekonomik ve toplumsal açıdan önemli bir kavram karşımıza çıkıyor: ‘Yeter’.
Yeter diyebilmek, daha azını istemek ya da mücadeleden vazgeçmek anlamına gelmiyor. Aksine, kişinin sahip olduğu zaman, enerji ve dikkat gibi sınırlı kaynakları nasıl kullanacağını fark etmesi anlamına geliyor. Ekonominin temel kavramlarından biri olan kıt kaynak meselesi, aslında insan hayatı için de geçerli. Para yeniden kazanılabilir; ancak kaybedilen zamanın ve tükenen enerjinin yerine konulması çok daha güç.
Daha fazla çalışmak gerçekten daha fazla verimlilik mi?
Çalışma hayatının uzun yıllar boyunca temel varsayımlarından biri, daha uzun süre çalışmanın daha fazla üretim anlamına geleceğiydi. Oysa modern çalışma hayatı, verimlilik ile çalışma süresinin aynı şey olmadığını giderek daha fazla ortaya koyuyor.
Uzun çalışma saatleri; dikkat dağınıklığı, zihinsel yorgunluk ve motivasyon kaybıyla birleştiğinde beklenen performansı yaratmayabilir. Buna karşılık çalışanların dinlenebildiği, özel hayatlarına zaman ayırabildiği ve iş dışındaki kimliklerini de sürdürebildiği çalışma ortamları; yaratıcılık, motivasyon, işbirliği ve problem çözme açısından daha sağlıklı bir zemin oluşturabilir.
Burada mesele elbette “az çalışalım, daha çok kazanalım” kadar basit değil. Asıl mesele sürdürülebilir bir çalışma düzeni kurabilmek.
Çünkü tükenen insan kaynağı, uzun vadede kurumların da verimlilik sorununa dönüşür.
İş hayatı eve taşındığında
Teknolojinin çalışma hayatına sunduğu büyük kolaylıkların yanında görünmeyen bir maliyeti de bulunuyor: İş artık mesai saatleriyle sınırlı kalmayabiliyor.
Akıllı telefonlar, e-postalar, çevrim içi toplantılar ve mesajlaşma uygulamaları sayesinde çalışanlara günün neredeyse her saatinde ulaşmak mümkün. Böylece fiziksel olarak ofisten ayrılmak, zihinsel olarak işten ayrılmak anlamına gelmeyebiliyor.
Akşam yemeğinde gelen bir e-posta, hafta sonu gönderilen bir mesaj veya tatilde yapılan kısa bir toplantı zamanla olağan hale gelebiliyor. Çalışanın bedeni dinlenirken zihni çalışmaya devam ediyor.
Bu durum yalnızca bireyin mutluluğunu değil, aile ilişkilerini ve sosyal hayatı da etkiliyor. Oysa insanın iş dışında da bir hayatı var. Aile, arkadaşlıklar, hobiler, sanat, spor, doğa ve hatta hiçbir şey yapmadan geçirilen zaman… Bunların tamamı insanın psikolojik kaynaklarını yeniden oluşturmasına yardımcı olan alanlar.
Dolayısıyla iş-yaşam dengesi bir lüks değil, sürdürülebilir insan sermayesinin unsurlarından biri olarak görülmeli.
Şirketler için mutluluk neden önemli?
Burada sorumluluğu yalnızca çalışana yüklemek de doğru değil.
‘Stresini yönet’, ‘zamanını iyi kullan’, ‘iş ve özel hayatını dengede tut’ demek kolay. Ancak kurum kültürü sürekli ulaşılabilir olmayı, aşırı iş yükünü veya kesintisiz performansı ödüllendiriyorsa bireyin tek başına denge kurması oldukça zor.
Bu nedenle çağdaş işletmeler açısından çalışanların iyi oluşu yalnızca sosyal bir sorumluluk konusu değil; aynı zamanda insan kaynağı yönetiminin ekonomik bir boyutu.
Çalışan kendisini değerli hissettiğinde, yaptığı işin anlamını gördüğünde ve çalışma ortamında psikolojik olarak güvende olduğunda işe bağlılığının güçlenmesi mümkün. Bunun kurumsal verimlilik üzerinde de olumlu sonuçları olabilir.
Başka bir ifadeyle şirketler yalnızca makinelerinin, teknolojilerinin veya finansal kaynaklarının verimliliğini değil, insan kaynağının sürdürülebilirliğini de düşünmek zorunda.
Gerçek başarı ne kadar kazandığımız mı?
Belki de bugün başarı kavramını yeniden düşünmenin zamanı geldi.
Kariyer basamaklarını hızla çıkmak, yüksek gelir elde etmek veya büyük bir şirketin yöneticisi olmak elbette önemli başarı göstergeleri olabilir. Ancak insan bütün bunları elde ederken kendisini, sağlığını, ailesini, zamanını ve yaşam sevincini kaybediyorsa ortaya başka bir soru çıkar: Kazandıklarımız, kaybettiklerimize değer mi?
‘Yeter’ diyebilmek işte tam burada önem kazanıyor.
Yeter demek hedeflerden vazgeçmek değil; hedeflerin insanın hayatını tamamen ele geçirmesine izin vermemek. Daha fazla kazanmanın mümkün olduğu yerde “Benim için bu kadarı yeterli” diyebilmek. Daha fazla çalışmanın mümkün olduğu bir noktada “Bugün aileme zaman ayıracağım” diyebilmek. Her başarı fırsatının peşinden koşmak yerine bazen sahip olunan başarıyı fark edebilmek.
Çünkü ekonomik hayatın merkezinde yalnızca üretim, tüketim ve büyüme rakamları bulunmuyor. Bütün bu faaliyetleri gerçekleştiren insan bulunuyor.
Belki de çağımızın en önemli sorularından biri artık “Daha fazlasını nasıl üretiriz?” olmamalı.
Asıl soru şu: “Daha fazlasını üretirken insanı nasıl tüketmeyiz?”
Çünkü gerçek başarı yalnızca daha çok çalışmakla değil, ne için çalıştığımızı hatırlamakla başlıyor.
Ve belki mutluluğun anahtarı, her zaman daha fazlasını aramakta değil; sahip olduklarımıza bakıp, doğru zamanda ve içtenlikle “Evet, bu bana yeter” diyebilmekte saklı.