Christopher Nolan'ın The Odyssey'si, gösterime girdiği andan itibaren iki temel tartışmanın merkezine yerleşti. Bir yanda Homeros'un 24 rapsodiden oluşan devasa destanına ne ölçüde sadık kaldığı, diğer yanda ise yönetmenin bu metni kendi sinema diliyle ne kadar dönüştürdüğü konuşuldu. Oysa filmin asıl başarısı ya da başarısızlığı yalnızca bu iki soruyla açıklanamaz. Çünkü Nolan, Odysseia'yı satır satır perdeye aktarmaya çalışan bir yönetmen değil; destanı çağdaş bir felsefi meseleye dönüştürmeye çalışan bir yorumcu olarak karşımıza çıkıyor. Bu nedenle filmi değerlendirirken "Homeros'u ne kadar doğru anlattı?" sorusundan çok, "Homeros'la nasıl bir diyalog kurdu?" sorusunu sormak daha anlamlı görünüyor.
Bu yaklaşım, filmin teknik tercihlerini de doğrudan belirliyor. Görüntü yönetiminden ses tasarımına, oyuncu yönetiminden kurgu ritmine kadar hemen her unsur, yalnızca estetik bir gösteri üretmek için değil, Nolan'ın destana getirdiği bu yeni yorumu desteklemek için tasarlanmış. Filmin teknik başarısını değerlendirirken de bu nedenle yalnızca görsel ihtişamı ya da prodüksiyon ölçeğini değil, bütün bu araçların anlatının düşünsel omurgasına ne ölçüde hizmet ettiğini sorgulamak gerekiyor. Yönetmenin kariyerine bakıldığında, büyük ölçekli prodüksiyonları her zaman teknik yeniliklerle buluşturduğu görülür; ancak The Odyssey'de bu teknik ustalık ilk kez bu kadar belirgin biçimde anlatının hizmetine sunuluyor. Film, seyirciyi görsel ihtişamla etkilemeye çalışırken bile asıl odağını karakterlerin içsel dönüşümünden ayırmıyor.
Filmin En Güçlü Yanı Kuşkusuz Görüntüleri
Nolan, Akdeniz'i alışılmış mitolojik filmlerdeki parlak ve romantize edilmiş mavi manzaralar olarak sunmak yerine, yaşayan ve sürekli değişen bir doğa gücü olarak resmediyor. Deniz bazen dingin ve büyüleyici, bazen ise karanlık, tehditkâr ve insanı yutan bir boşluk hâline geliyor. Gün doğumu ve gün batımında doğal ışığın ustalıkla kullanılması, sahnelere neredeyse belgesel gerçekliği kazandırırken, yapay ışık hissinin yok denecek kadar az olması filmin tarihsel atmosferini güçlendiriyor. İzleyici, dekorlara bakmak yerine gerçekten Tunç Çağı dünyasının içinde dolaşıyormuş hissine kapılıyor.
IMAX teknolojisinin kullanımı da filmin en dikkat çekici teknik başarılarından biri. Nolan, daha önce Interstellar'da uzayın sonsuzluğunu, Oppenheimer'da ise atom bombasının dehşetini göstermek için kullandığı bu formatı, The Odyssey'de farklı bir amaçla değerlendiriyor. Burada IMAX, gösteriş için değil, ölçek duygusu yaratmak için kullanılıyor. Sonsuz denizin ortasında küçücük kalan gemiler, uçurumların önünde neredeyse görünmez hâle gelen insanlar ve fırtınalar karşısında çaresizleşen bedenler, insanın doğa karşısındaki kırılganlığını sürekli hatırlatıyor. Kamera kahramanı yüceltmek yerine onu evrenin içinde küçülten bir bakış geliştiriyor.
Prodüksiyon tasarımı da filmin güçlü yanlarından biri. Hollywood'un uzun yıllar boyunca benimsediği beyaz mermerlerle dolu idealize edilmiş Antik Yunan estetiği yerine, daha sert ve yaşanmış bir Tunç Çağı dünyası kurulmuş. Saraylar kusursuz değil; yıpranmış ve kullanılmış hissi veriyor. Bronz silahlar parlak vitrin objeleri gibi değil, gerçekten savaş görmüş araçlar gibi duruyor. Gemiler de tarihî rekonstrüksiyon hissi vermekten çok, yıllardır denize açılan gerçek deniz araçları izlenimi bırakıyor. Bu ayrıntılar filmin fiziksel dünyasını inandırıcı kılıyor.
Aksiyon sahnelerinde de Nolan'ın sinema anlayışı kendisini açıkça hissettiriyor. Yönetmen, mümkün olduğunca pratik efektlere yönelerek dijital gösterişten kaçınıyor. Bu tercih sayesinde savaş sahnelerinde fiziksel ağırlık hissi hiç kaybolmuyor. Kılıçların ağırlığı, kalkanların taşıdığı yük, gemilerin dalgalar arasında zorlanışı ve insanların yoruluşu seyirci tarafından hissedilebiliyor. Görüntüler maddenin direncini hissettiriyor. Bu yaklaşım, filmi bilgisayar üretimi bir fantastik maceradan uzaklaştırıp daha somut ve gerçekçi bir deneyime dönüştürüyor.
Ses tasarımı ise teknik açıdan kusursuza yakın olsa da, izleyiciyi zorlayabilir bir nitelikte, kanımca. Ludwig Göransson'un etkileyici müzikleri zaman zaman doğal seslerin önüne geçiyor. Özellikle Truva'nın düşüşü, Odysseus'un Penelope'ye yaptığı uzun itiraf ve filmin finalindeki ayrılık sahnesi gibi anlarda müziğin geri çekilerek yalnızca ortam seslerinin bırakılması, karakterlerin yaşadığı içsel dönüşümü daha güçlü hissettirebilirdi. Belki filmin teknik imzası için yapılabilecek eleştiri bu olabilir.
Oyuncu yönetimi de Nolan'ın kariyerindeki en başarılı örneklerden biri olarak değerlendirilebilir. Karakterler destansı hikâyenin içinde olmalarına rağmen aşırı teatral bir oyunculuk sergilemiyorlar. Büyük sözler bağırılarak değil, çoğu zaman fısıltıyla söyleniyor. Bu tercih, filmin mitolojik ölçeği ile karakterlerin insani kırılganlığı arasında etkileyici bir denge kuruyor.
Sonuç olarak, The Odyssey teknik açıdan son yılların en güçlü epik filmlerinden biri olarak değerlendirilebilir. Ancak bütün bu teknik ustalık filmin gerçek değerini tek başına belirlemiyor. Bu nedenle teknik başarıyı bir kenara bırakıp filmin anlatısına, karakterlerine ve destanın özünü nasıl dönüştürdüğüne yakından bakmak gerekiyor.
Nolan'ın yorumunda beni en çok etkileyen tercih, Truva Savaşı'nı ve Truva Atı hilesini anlatının merkezi hâline getirmemesi oldu. Bunun yerine odağını savaşı kazanmış bir kahraman olarak Odysseus'un savaş sonrasındaki dönüşümüne çeviriyor. Böylece The Odyssey, zaferin nasıl kazanıldığını anlatan bir destan olmaktan uzaklaşıp, zaferin insan üzerinde bıraktığı izleri sorgulayan bir anlatıya dönüşüyor. Bu perspektiften bakıldığında, film yalnızca eve dönmeye çalışan bir kahramanın macerasını değil, kendi eylemlerinin sonuçlarıyla yüzleşerek olgunlaşan, başka bir deyişle erginleşen bir insanın hikâyesini anlatıyor. Nolan'ın asıl ilgisi Truva'nın nasıl düştüğünde değil, Truva düştükten sonra Odysseus'un kim hâline geldiğinde yatıyor.
İnsan Dünyaya Kusursuz Biri Olarak Değil, Ham Biri Olarak Açılır.
Henüz biçim kazanmamış, tutkularının, kibirinin ve ölçüsüzlüğünün hâkimiyetindeki insandır ve kendisinin en iyi versiyonuna dönüşmesi, dış dünyada kazandığı zaferlerle değil, kendi üzerinde çalışmasıyla mümkündür. Nolan’ın Odysseus’u da başlangıçta tam anlamıyla böyledir. O, savaşın en parlak zekâsıdır; Truva Atı fikrinin sahibidir ve düşmanı kaba kuvvetle değil, akılla alt eder. Burada hilenin kendisi henüz mutlak bir ahlaki çöküş değildir. Sorun, hilenin ardından insanların kendilerine açılan imkânı nasıl kullandıklarıdır.
Truva Atı şehrin kapısını açar; fakat şehri yakan at değil, insanın sınır tanımayan saldırganlığıdır. Nolan’ın asıl vurgusu da burada ortaya çıkar. Truva’ya gizlice girmek, savaşın sonucunu değiştiren bir stratejidir; ancak sonrasında yaşanan yağma, katliam, kutsal mekânların ihlali ve yenilmiş olana hiçbir sınır tanımayan şiddet, askerî zaferi bir felakete dönüştürür. Böylece Odysseus’un yükü, yalnızca bir savaş hilesi tasarlamış olması değildir. O kendi fikrinin insanların içindeki yıkıcı güçleri serbest bırakmasına tanıklık etmiştir. Bu yüzden Truva Atı “ilk günah” olmaktan çıkar ve sonradan gerçekleşecek sınır aşımını mümkün kılan eşik hâline gelir.

Freud’un Uygarlığın Huzursuzluğu adlı eserinde ileri sürdüğü temel düşüncelerden biri, uygarlığın insanın saldırgan dürtülerini bütünüyle ortadan kaldıramadığıdır. Uygarlık, bu dürtüleri yasalar, yasaklar ve ahlaki kurallarla sınırlandırmaya çalışır; fakat bu sınırlar çöktüğünde bastırılmış şiddet çok daha yıkıcı biçimde geri dönebilir. Truva’nın düşüşü bu açıdan uygarlığın hileyle başlaması değil, uygarlığın ince kabuğunun savaş ortamında parçalanmasıdır. Saraylar, ticaret, dil, güzellik ve konukseverlik insanın saldırgan doğasını ortadan kaldırmamıştır. Yalnızca onu bir süreliğine dizginlemiştir.
Bu nedenle filmde Zeus’un yasasının (xenia) bozulması da Truva Atı’nın tek başına bir barış hediyesi gibi sunulmasından ibaret değildir. Asıl ihlal, zaferden sonra hiçbir kutsal sınırın tanınmamasıdır. Konuk ile düşman, savaşçı ile sivil, kutsal alan ile savaş alanı arasındaki ayrımlar ortadan kalkar. Nolan’ın Odysseus’u bir şehri ele geçirmek için geliştirdiği fikrin, bütün ölçülerin kaldırıldığı bir yıkımın başlangıcına dönüştüğünü fark eder. Onu şoke eden şey, zekânın kendisi değil, zekânın ahlaki ölçüden ayrılmasıdır.
Bu ayrım yine Freud’un Totem ve Tabu’daki kurucu suç düşüncesiyle de ilişkilendirilebilir. Topluluk, işlediği aşırılığın ardından yeniden yasa, düzen ve kutsallık üretmek zorunda kalır. Çünkü yasa çoğu zaman ihlal edildikten sonra gerçek anlamda görünür hâle gelir. Truva’nın yakılması, insanlara uygarlığın kendiliğinden var olmadığını, onun sürekli korunması gereken kırılgan bir düzen olduğunu gösterir.
Odysseus’un deniz yolculuğu da bu nedenle bir cezalandırılma hikâyesinden çok yıkımın sonuçlarını taşıma ve içselleştirme sürecine dönüşür. Nolan’ın Odysseus’u için bu yolculuk, Truva’dan eve doğru uzanan bir dönüş değil, Truva’da serbest bırakılan şiddetin ardından insan olmanın anlamını yeniden öğrenme sürecidir.

Karşılaştığı her varlık, erginleşmemiş insanın başka bir yüzünü ortaya çıkarır. Kiklop karşısında kibri konuşur; yalnızca kurtulmakla yetinmez, imzasını bırakarak zaferini ilan etmek ister. Kirke’nin adasında haz ve rahatlık tarafından sınanır. Sirenlerde insanın bilme ve aşma arzusunun nasıl kendini yok edebileceğini görür. Yeraltına inişte ise ölümle, geçmişle ve geri çevrilemez olanla yüzleşir. Kalypso’yla, gelişimi durduran konforu tadar.Hiçbir seçeneğin masum olmadığını öğrenir. Böylece yolculuk, suçun temizlenmesi değil, insanın kendi eylemlerinin kaçınılmaz sonuçlarını taşıyabilecek olgunluğa ulaşmasıdır.
Hamlıktan yetkinliğe geçiş de burada gerçekleşir. Odysseus’un zekâsı yok edilmez; aksine ölçüye kavuşturulur. Erginlenmenin amacı insanın tutkularını, iradesini ya da aklını ortadan kaldırmak değil, onları bir düzen içinde kullanabilmesini sağlamaktır. Başlangıçta Odysseus zekâsını zafer için kullanır. Yolculuğun sonunda ise zekânın erdemden ayrıldığında ne kadar yıkıcı olabileceğini öğrenir.
Penelope ve İthaka da bu bağlamda yalnızca eş ve vatan değildir. Onlar kaybedilmiş merkezi temsil eder. Odysseus’un eve dönmesi, savaş öncesindeki hayatına geri dönmesi anlamına gelmez; çünkü o hayat artık mümkün değildir. Truva’da yaşananlardan sonra ne Odysseus aynı insandır ne de ev aynı evdir. Dönüş, geçmişi yeniden kurmak değil, yaşananların bilgisiyle yeni bir düzen inşa etmektir. İnsanın kendi içindeki dağınıklığı ölçüye, biçime ve sorumluluğa dönüştürmesi belki de en kadim öğretilerden biridir.
Odysseus’un itirafı bu dönüşümün merkezinde yer alır. O Truva Atı’nı icat ettiği için basitçe pişman değildir. Asıl kavradığı şey, düşüncesinin yol açtığı sonuçlar karşısındaki sorumluluğudur. Bir fikrin sahibi, o fikrin bütün sonuçlarını kontrol edemeyebilir; fakat bu durum onu bütünüyle sorumluluktan kurtarmaz. Odysseus’un erginleşmesi, kendisini doğrudan işlemediği suçlardan bütünüyle masum ilan etmemesinde yatar. Kendi aklıyla açtığı kapıdan hangi karanlığın içeri girdiğini kabul eder. Yolculuğun sonunda Odysseus kusursuz bir insan olmaz. Fakat kendi aklının, arzusunun ve şiddet kapasitesinin sınırlarını tanımış birine dönüşür.Erginleşmiş, yetkinleşmiş kişi hiç hata yapmamış insan değildir. Kendi içindeki düzensizliği görmüş, onu kontrol altına almaya başlamış insandır. Odysseus’un gerçek dönüşü de İthaka’ya ayak basması değil, artık kendisini yönetebilir hâle gelmesidir. Truva’yı fetheden adam, yolculuğun sonunda başkalarını yenmenin yeterli olmadığını öğrenir. Gerçek zafer, insanın kendi içindeki yıkıcı gücü tanıması ve onu yönetebilmesidir.
Tarihin belki de en çok konuşulan savaşının bir kadının yüzünden çıktığı söylenir.Truvalı Helen…Yüzünün güzelliği destan olmuştur. O yüz bin gemiyi harekete geçirmiştir. Savaş on yıl sürmüş; binlerce insan ölmüştür. Fakat Nolan'a göre savaşın kendisi bile henüz asıl kırılma değildir. İnsanlık daha önce de savaşmıştır. Asıl dönüm noktası, savaşın nasıl bitirildiğidir. İşte burada zincirin merkezine Odysseus girer. Bir adam. Tek bir adam. Fakat önemli olan onun bedensel gücü değildir. Bir düşüncesidir. Bir fikir. Truva Atı.
Nolan Şahane Bir Ritim Kazandırır Bu Anlatıya
Bir yüz. Bir filo. Bir savaş. Bir adam. Bir düşünce. Bir hile. Bu sıralama giderek maddeden zihne doğru ilerler. Yüz biyolojidir. Gemi teknolojidir. Savaş tarihtir. Adam bireydir. Düşünce ise tarihin yönünü değiştiren görünmez güçtür. Yani film şunu söylemeye çalışır. İnsanlık tarihini aslında kaslar değil, fikirler değiştirir. Ama fikirlerin ahlaki bir yönü vardır. Odysseus'un bulduğu fikir yalnızca Truva'yı düşürmez. O savaşın kurallarını değiştirir. Düşmanı cephede yenmek yerine, onun güvenini kullanarak içeriden yok etmeyi mümkün kılar. Bu yüzden filmin sonunda Odysseus "One man's idea." derken kendi zekâsını övmemektedir. Zekânın tarihte açabileceği yarayı kabul etmektedir. Erginleşmemiş kişi, kendi aklıyla gurur duyan insandır. Odysseus'un başlangıç hâli budur. O düşünür. Plan kurar. Çözüm üretir. Ve bunların yeterli olduğuna inanır. Fakat akıl tek başına erdem değildir. Odysseus'un yolculuğu da tam olarak bunu öğrenme sürecidir. Başlangıçta zekâ zaferdir. Sonunda ise zekâ ve erdem bilgeliktir. Nolan'ın "One man's idea." cümlesi tam burada yankılanır. Sorun Truva Atı değildir. Sorun, insan aklının ürettiği şeylerin sonuçlarını her zaman öngörememesidir. Odysseus ilk kez şunu fark eder; bir fikir yalnızca onu bulan kişiye ait değildir. Bir kez dünyaya bırakıldığında, artık başkalarının ellerinde bambaşka sonuçlar doğurabilir. Bu yüzden filmin sonunda yükünü taşıdığı şey kendi düşüncesinin tarihte açtığı gediktir. Nolan'ın Odysseus'u tam da bu nedenle klasik "kurnaz kahraman" değildir.
O, kendi zekâsının etik sınırlarını keşfetmek zorunda kalan ilk modern kahraman olarak yazılmıştır. İnsan, sahip olduğu gücü değil, o gücün sonuçları karşısında üstlendiği sorumluluğu kavradığında gerçekten olgunlaşır.
Hatta filmin finalini "mesuliyet etiği" üzerinden okursak, Nolan’ın filmin sonuna destanda olmayan ekleme olarak tasarladığı ve bu nedenle çok eleştirilen sürgün çok daha anlamlı hâle geliyor. Çünkü Nolan, Homeros'un aksine Odysseus'u yeniden tahta oturtmuyor. Tahtı Telemakhos'a bırakıyor; Odysseus ile Penelope ise gömülemeyen ölüleri onurlandırmak için gönüllü sürgüne çıkıyor. Burada dikkat edilmesi gereken nokta şu; Odysseus sürgüne ceza olarak gönderilmiyor. Sürgünü kendisi seçiyor. Bu ayrım çok önemli. Eğer filmi kefaret olarak okursak final şu anlama gelir: "Günah işledim, şimdi bunun cezasını çekiyorum." Ama bana göre Nolan'ın kurduğu anlam bundan farklı. Final daha çok şunu söylüyor; "Ben hayatta kaldım. Onlar kalamadı. Artık yaşamım bana ait değil; onlara karşı bir borç taşıyorum."Bu, kefaretten çok borç (debt) ve mesuliyet (responsibility) dilidir. Filmin sonunda Odysseus üç şeyden vazgeçiyor; krallıktan, evinden, kazandığı zaferin meyvelerinden. Peki neden? Çünkü artık bunların hiçbirini sorgusuzca sahiplenemeyeceğini düşünüyor. Freud'a göre olgun insan, suçluluğu ortadan kaldıran insan değildir. Onunla yaşamayı öğrenen insandır. Vicdan bu noktada çok önemli bir vurgu değildir. Çünkü vicdan hiçbir zaman tamamen susmaz. Dolayısıyla Odysseus'un sürgünü, suçtan kaçış değil, vicdanla birlikte yaşamayı kabul etmektir. Bu yüzden filmde ölüleri gömmek sadece cenaze görevi değildir. Bu, insanın tarihe olan borcunu kabul etmesidir. Ben filmin son sahnesini bu yüzden çok güçlü buluyorum. Çünkü Odysseus sonunda savaşı bırakmıyor; zafer fikrini bırakıyor. Artık amacı fethetmek değil, hatırlamak. Artık amacı hükmetmek değil, borcunu ödemeye çalışmak.
Tam da bu nedenle Los Angeles Times'da Josh Rottenberg çok yerinde tespitte bulunuyor. Nolan, filmin sonunu "homecoming" (eve dönüş) değil, "restitution" (yerine koyma, telafi etme, borcu ödeme) fikrine dönüştürüyor. Bu, "kefaret"ten daha isabetli bir kavram. Çünkü kefaret geçmişi silmeye çalışır; restitution ise geçmiş silinemeyeceği için onun karşısında doğru bir tavır geliştirmeye çalışır. Nolan'ın Odysseus'u Truva'yı geri getiremez, ölüleri diriltemez. Yapabileceği tek şey, onlara olan borcunu kabul ederek hayatının geri kalanını bu bilinçle yaşamaktır. Bu yüzden sürgün bir ceza değil, bilinçli olarak üstlenilmiş etik bir yükümlülüktür.
Peki şimdi kepimizin iştahla sorduğu sorulara cevap bulmak istersek… Homeros'u ne kadar aktarıyor? Sinema olarak kendi hedefini gerçekleştiriyor mu? Bunların cevabı aynı değil.
Nolan, 24 bölümlük destanın tamamını filme sığdırmayı değil, onunla tartışmayı seçmiş. Bu yüzden filmi "Homeros'u eksiksiz anlattı mı?" diye değerlendirirsek mutlaka eksikler buluruz. Ama "Homeros'la ciddi, özgün ve düşünsel bir diyalog kurabildi mi?" diye sorarsak, benim cevabım evet olur. Nolan Homeros'un eserinin altından kalkabilmiştir, ancak bunu sadakat yoluyla değil, yorum yoluyla yapmıştır. Nolan Odysseia'yı bir "canavar filmi" olmaktan kurtarmıştır. Onun yaptığı şey, destanın omurgasını bulup onu yeniden yorumlamaktır. Bu tercih herkesi memnun etmeyebilir, ama yönetmenin tutarlı bir yorumu olduğu açıktır. Bir de bu gözle baktığınız keyifli seyirler olsun…